Organik Futbol Anasayfa »
Yazar: Muharrem Belge 18 March 2010 | 2 Comments

Zirveye ulaşmak, yapılabilecek her şeyi ama her şeyi yapmak nasıl bir histir diye sorsak Barçalılara, anlatılmaz yaşanır derler muhtemelen. Yalan yok, pek anlatılabilecek bir durum değil. Bundan sonra yapacakları, yaptıklarının tekrarı olacak en fazla. Başkalarının yaptıkları ise rekoru paylaşmak. Bütün bunların yanında pek de doymuş değiller hani. Gerçi ilk fireyi verdiler geçtiğimiz aylarda. Ama en önemli iki kupada emin adımlarla ilerliyorlar. Başarıyı tekrarlamanın üzerine yüklenen maneviyat ise fazlasıyla motive edici. La Liga şampiyonluğu için Real Madrid ile girilen mücadeleden, Real Madrid‘in stadında yapılacak Şampiyonlar Ligi finaline ulaşmaya kadar müthiş hedefler var şimdi önlerinde. İşin maddiyatı geçen sene başarıyla noktalandı tüm kupalar alınarak. Şimdi işin maneviyatı var. Başarıyı Real Madrid‘in önünde ve stadında tekrarlamak gibisi olamaz. Sonunda kim güler bilinmez ama biz futbolun zevkine varmak isteyenler olarak daha çok güleceğiz anlaşılan…
Futbolda takım oyununun önemi malumumuz. Takımda parlayan bir isim varsa, o parlaklığın geri kalan isimlerin katkısıyla olduğu da aynı şekilde malumumuz. Önümüzde Messi’li Arjantin örneği var, tam da konuyla, tek bir olağanüstü insanın dahi takımın kaderini çizmeye yetmediği konusuyla alakalı. Demem odur ki, bu dünyadan olmadığını düşündüğümüz süperstar, megastar, hiperstar ya da ne biliyim acayipstarları överken, geri kalan isimleri unutmayalım. Xavi’nin İniesta’nın Pedro’nun Bojan’ın, kimsenin hakkını yemeyelim. Barça tam anlamıyla bir takım çünkü, baştan sona, aşağıdan yukarıya. Hele hele Messi‘nin korneriyle başlayan, İniesta‘nın ortasıyla devam eden, Alves‘in kafa vuruşuyla sonuçlanacak derken Henry ile değerlendirilemeyen bir pozisyon var ki, yüzyılın golleri arasına girerdi…
Tamam, şimdi Messi‘yi övmeye başlayabiliriz. Ama bunu nasıl yapacağımızı bilemiyorum. Ne kaldı ki geriye söylenmedik. İnsan değil, olağanüstü, fevkaladenin fevkinde, muhteşem vesaire vesaire. Onu tanımlamak zor. Ufo desek yeridir. Hani ufo acayip bir tanım oldu tabii de, tanımlanamayan cisim diyelim. Messi’nin neyin nesi olduğunu çözmek zor arkadaş. Playstation severler bilirler. Pes 2010 gerçekçi olması amacıyla geçtiğimiz yıllara nazaran daha zorlaştı. Bir adamla herkesi çalımlamak imkansız dendi, gerçekte böyle bir durum yok dendi, çalım atmak zorlaştırıldı misal. İyi de kardeşim, kime göre? Kime göre herkesi çalımlamak imkansız? Messi, pes’te yapılabilecekleri de aştı. Gerçekte böyle işler olmuyor, oyunu gerçekçi kılalım diyorsunuz da, Messi yapıyor kardeşim yapılamaz dediklerinizi. O kadar sakin, o kadar kolay bir şekilde yapıyor ki bir de, sanki hakikaten basit işler bunlar. Bir Şaban-Ramazan diyaloğu vardır ya hani, onun gibi; Messi insan değilsin sen! Sana insan diyenin gözü çıksın! Sen meleksin melek…:)
Mikrofonların diğer ucunda ise Fransızlar güldü Bordeaux ile. Grupta Juventus’u ve B.Münih’i perişan eden Bordeaux, kupanın en flaş takımlarından biri hakikaten. Olympiakos‘u deplasmanda 1-0, içerde 2-1 ile geçerek şovlarına devam ediyorlar. Anlaşılan bu şov daha devam edecek. Nereye kadar süreceği bilinmez tabii ama kurada hangi takımla eşleşeceklerini merak ediyorum. Kura çekiminin başlı başlına heyecan verici olduğunu söylemeyek gerek yok. Bakalım daha ne ilginç eşleşmeler, ne şahane maçlar ile karşılacağız. Siniri stresi taraftarları yapsın, biz keyfimizi yaşamaya devam edelim. Messi‘nin döneminde yaşadığımız için şükretmekle başlayalım mesela…
Organik Futbol Anasayfa »
Yazar: Muharrem Belge 15 March 2010 | Yorumsuz!

Son 10 haftaya, daha kısa bir süreçten bahsedersek, Trabzonspor ile Fenerbahçe maçlarına 3-0′lık Ankaragücü galibiyetiyle başlıyor Galatasaray. Oyun olarak olmasa da skor anlamında çok rahat bir galibiyet aldı ve şampiyonluk yolunda önemli bir adım daha attı. Ama her kime sorarsanız sorun en önemli gelişmenin Baros’un dönüşü olduğunu söyleyecektir. Aslında sormanıza da gerek yok, Baros‘un oyuna girdiği anda tribünlerdeki yüz ifadelerine bakarsanız çok şey anlatacaktır. Hiçbir golde o kadar büyük sevinç yaşanmadı. Geçmiş olsun dileklerimizi iletelim Baros’a…
Sami Yen faktörü ve Elano-Gio-Keita-Jo dörtlüsü ile maça müthiş bir başlangıç yaptı Galatasaray. Bu dörtlünün önünde durmak çok kolay değil. Hemen 3.dakikada Keita’nın veremediği pas bir anda Jo‘nun önünde kaldı, bitiriciliğini konuşturan Jo topu ağlarla buluşturdu. Bu başlangıç fazlasıyla sezonun ilk maçlarını hatırlatıyor. O günlerde de maça hızlı başlayan ve golle buluşan bir Galatasaray vardı. Ve o Galatasaray ilk golü bulmanın rahatlığıyla devamını getirebiliyordu. Yine öyle bir başlangıç yapılması maçı rahatlatan unsur oldu. Sonraki dakikalarda golün rahatlığıyla geriye çekilen Galatasaray, 36.dakikada Ankaragücü savunmasının bir anlık hatasını da Keita ile değerlendirince maça noktayı erkenden koydu. Maçın yıldızı Keita baştan sona imzasını taşıyan şahane bir gol attı. Topu rakipten çalması, kaleciyi çalımlaması, sırtına yapışan rakibe karşın topu ağlarla buluşturması…
Oyun olarak olmasa da skor anlamında rahat bir galibiyet olmasının en büyük nedeni de vasat bir rakibin olması elbet. İlk golle ikinci gol arasında topu kontrol etmek yerine rakibi izleyen bir Galatasaray, aynı şekilde ikinci yarıda da skorun rahatlığını fazlasıyla yaşayan, yine topun kontrolünü sıklıkla Ankaragücü‘ne bırakan bir Galatasaray vardı sahada. Ama Ankaragücü top kontrolünü sağladığı dakikalarda dahi hiçbir şey yapamadı. Futbolun hiçbir doğrusunu sahaya yansıtamadı. 3-0′lık skoru hafifletecek bir sebep değil belki ama Ankaragücü’nün vasatlığı da Galatasaray’ın galibiyetini kolaylaştırdı.
Maça golle başlayan ve 36 dakikada 2-0′ı bulan Galatasaray, rahat bir ikinci yarı oynadı. Ankaragücü‘nün geri dönüşü sağlayacağına dair en ufak bir belirti yoktu. Nitekim rahat oyun Milan Baros‘un oyuna girmesiyle onun üzerine yoğunlaştı. Tribünün özlemini yansıttığı anlarda Baros’un şahane bir çalımı golden önceki en güzel anlardandı. Ve maçın yıldızı Keita‘nın al da at dercesine verdiği pas, aylar sonra sahaya dönen Baros‘un dönüşünü renklendirdi. Diyarbakırspor hakkında alınacak kararın da çok şeyleri değiştirebileceği ligde Trabzonspor ve Fenerbahçe maçları ilk etapta kader belirleyici maçlar olacak Galatasaray için. Gole rahat bir şekilde ulaşmak galibiyet perdesini açtı. Ancak özellikle ilk iki randevu olmak üzere daha ciddi maçlar beklediğinden oyunun her anında etkili olmaları şart. Kişisel yetenekler ile atılan goller şık ama takım oyunu şart…
Organik Futbol Anasayfa »
Yazar: Muharrem Belge 14 March 2010 | 1 Yorum

“Fener gol gol gol, şampiyonluk gidiyor…!”
Şampiyonluğun gitmek üzere olduğunu ben söylemiyorum, Fenerbahçe taraftarı söylüyor. Çok da doğru söylüyorlar o ayrı. Bu gidişatın sonunun aydınlık olmadığının gayet farkındalar. Ama takım için aynı durumdan bahsetmek güç. Ya şampiyonluğun gitmek üzere olduğunun farkında değiller ya da buna karşın bir çaba gösterme arzusunda değiller. Aslolan ikinci seçenek tabii. Şampiyonluk için hiçbir çaba göstermeyen, birkaç isimden olağanüstü performans beklemek dışında hiçbir şey yapmayan, sahada ruh gibi dolaşan, hiçbir doğruyu uygulamayan bir Fenerbahçe var. Bu Fenerbahçe‘nin şampiyonluğundan bahsetmek güç…
7 maçlık süreç kağıt üzerinde Antalyaspor galibiyetiyle bozulmuş gibi gözükse de, ben bu birbirinin kopyası olan iki maçın da sürece dahil olduğu kanaatindeyim. Tamamen aynı iki maç oynadı Fenerbahçe. Skor tabelasındaki farklılık ise Antalyaspor‘un ligin ilk yarısında yaptığı kabul edilemez büyük hatayı tekrarlamasından kaynaklanıyor. Bir duran topta 10 kişiyle hücuma çıkıp, geride adam bırakmayan ve neticesinde şaka gibi kontratak yiyen bir takıma saygı duymamı beklemeyin. Onun haricinde her iki maç da futbol kalitesinden uzak geçti. İki kale önünde de pozisyon görmenin pek mümkün olmadığı maçlarda, dediğim gibi tek gol Antalyaspor‘un hatasıyla geldi. Fenerbahçe Alex’in yokluğunda hücum organizasyonunu sağlayamadı. Her kim onun görevini üstlenmeye çalıştıysa bu kez kendi görevini aksattı. Fenerbahçe‘nin hücuma çıkamadığı bir ortamda da bütün planını kontratak üzerine kuran Antalya ve Gençler başarılı olamadı…
Takım oyunundan bahsetmek gerçekten güç. Zira tüm planlar birkaç ismin üzerine kurulmuş vaziyette, aslında daha çok bir kişinin üzerinde. Önce hücum hattının sonra tüm takımın yükü Alex’in omuzlarında. O varken dahi geriden gelmeyen destek ve ilerideki isimlerin değerlendirememesi neticesinde başarı gelmiyordu. O yokken ise tam anlamıyla hiçbir şey yapılamıyor. Orta sahanın ve savunma ile hücum hattını birleştirmenin sorumluluğu ise Emre‘de. Büyük görevi iyi oynayarak değerlendirdiği maçlarda dahi yalnız kalırken, vasat hali takımın çöküşü oluyor. Savunma hattının yükü ise Lugano‘da. Kanatlardan verilen ataklar ve Bilica’nın saçmalıkları derken Luganolu bir savunma hattı dahi zorlanıyorken, Lugano’suz bir savunma hattının ne kadar zor anlar yaşadığı herkesçe malum.
Şimdi Alex dönüyor. Takım oyununun dönmesi ise pek mümkün görünmüyor. Tek adamın üzerine inşaa edilen bir oyun belki Turkcell Süper Lig‘de işe yarayabilir. Ama bu sezon yaramadığı bir gerçek. Hani Avrupa’daki başarının Alex’in yanında Deivid’in müthiş performansıyla geldiğini düşünürsek, yükün paylaşılması gerektiğini söyleyebiliriz. Bakalım tüm yükü geri dönen Alex‘in üzerine yüklemeyi mi tercih edecekler, yoksa kendileri de birşeyler yapmaya başlayacaklar mı? Bakalım Emre tek başına orta sahayı ayakta tutmayı başarabilecek mi? Bakalım Lugano savunmadaki hataları tek başına en aza indirgemeyi başarabilecek mı? Tüm bu soruların yanında görünen köy ise tünelin ucundaki ışığın azaldığı yönünde…
Organik Futbol Anasayfa »
Yazar: Muharrem Belge 9 March 2010 | Yorumsuz!

Şartlar dahilinde hücum futbolunun yerine savunma futbolu oynamak zorunda kalan ve ilk planda istediğini de elde eden Frank Rijkaard‘ın Galatasaray‘ı, savunma futbolunu istediği şekilde sonlandıramazken hücum futboluna geçişi de henüz sağlayamadı. Sürekli “şartlar dahilinde” diye bahsettiğim sakatlıklar, eksiklikler, transferdeki strateji hataları ve performanslardaki inanılmaz düşüşler, Madrid ve İnönü deplasmanlarda istenilenin alınmasına engel olamamıştı. Ama iş beraberlik değil de galibiyet ihtiyacına dayanınca, ağır basan şartlar olmuş, A.Madrid maçından mağlubiyetle ayrılınmıştı.
Kupadan elenen Galatasaray, sanki A.Madrid maçı hiç yaşanmamışcasına başladı ligdeki geri kalan sürece. Kewell ile Baros’un sakatlıklarından oluşan eksiklikler Jo ve Giovani‘nin katılımıyla giderildi, ama Kasımpaşa‘ya karşı. Jo’nun Avrupa Ligi’nde oynayamaması tekrardan sitem edilen bir durum haline gelirken, Giovani de uyum sürecini atlattı. İki ismin zaten etkili olan Caner, Keita, Elano gibi isimlere eklenmesiyle birlikte farklı bir galibiyet ortaya çıktı. Özellikle savunma anlamındaki performans düşüklükleri ise hasır altı edildi. Bunda Kasımpaşa‘nın Galatasaray’ın galibiyetine ortam hazırlayan oyun yapısının da büyük katkısı vardı elbet. O kadar büyük boşluklar bıraktılar ki Giovani ile Keita’nın ekmeğine yağ sürdüler.
Gelgelelim Kasımpaşa karşısında işleyen rahat hücum futboluna Eskişehirspor geçit vermedi. Bütün bir yarı kontrollü oyunla geçti. Her iki takım da oyun düzenini savunmasını sağlam tutarak yakaladığı kontratakları, boşlukları değerlendirme yönünde kurdu. Şartlar dahilinde savunma futbolu oynamak zorunda kalan Galatasaray, Jo’nun katılımına karşın yine tedbiri elden bırakmayarak savunmasına önem verdi. Daha da doğrusu vermek zorunda kaldı. Eskişehirspor‘un sağlam savunması Galatasaray‘ı buna zorladı. Ender pozisyonları bulan takım yine de Galatasaray‘dı, ama bu gol için yeterli olmadı. Gole ulaşan takım ise yakaladığı tek atağı gole çeviren Eskişehirspor oldu. Mehmet Topal‘ın başlattığı Koray‘ın koluyla devam ettirdiği pozisyonda hakem-savunma işbirliğinin hatası golle sonuçlandı.

Devreyi golle kapatan Eskişehir, ikinci yarıya da golle başladı. Savunma bu zamana kadar çokca kez hata yaptı. Ama buna benzer bir dağılmayı Ankaragücü deplasmanında yaptıklarını hatırlıyorum. Bu kez Lucas Neill‘in varlığı da bir etki yapmadı. Çünkü Servet‘in yaptığı hatalar o kadar büyük boyuta ulaştı ki, önlemesi imkansız hale geldi. Hani Servet Çetin ve Mehmet Topal bu oyunlarını halı sahada oynasalar, aynı hataları halı sahada yapsalar, bir daha kimse maça falan çağırmaz. Servet’in halı sahada yenmeyecek çalımlardan bir tanesini daha gözler önüne sermesiyle Eskişehirspor farkı ikiye çıkarmış oldu.
Golden bir 10 dakika kadar sonra Giovani hamlesi geldi Frank Rijkaard‘dan. Futbolculuğuna hiçbir sözüm olamazdı, aksine yere göğe sığdıramazdım. Ama mevkii olarak, çok daha ihtiyaç gereken mevkiiler varken bol alternatifli bir mevkiiye transfer yapılmasına anlam verememiştim. Gösterdiği müthiş performanstan sonra dahi yedek kalmak zorunda olması, sanırım bu söylediğimi haklı çıkarıyor. Bunun yanında ne kadar önemli bir isim olduğunu kişisel yeteneğiyle kazandırdığı penaltı pozisyonu gösteriyor tabii. Giovani‘nin kazandırdığı Elano‘nun değerlendirdiği penaltı ile farkı bire indiren Galatasaray, son 20 dakikaya da umutlu girmiş oldu. Ancak öyle kötü bir 20 dakika oldu ki, futbola ihanet! Sisteme ihanet ederek doldur boşalt yapan oyuncular mı dersiniz, sürenin büyük bölümünü yerde geçiren oyuncular mı, ama sonuç olarak 20 dakikanın çoğu durarak geçti. Sonra Türk futbolu şöyle Türk futbolu böyle diye didinip duruyoruz. Bir bakın bakalım Avrupa liglerinde oyun ne kadar duruyor? Koskoca 20 dakika bomboş geçti! Ve en nihayetinde kazanan Eskişehirspor oldu, hesaplar da iyice karıştı…
Organik Futbol Anasayfa »
Yazar: Muharrem Belge 22 February 2010 | Yorumsuz!

Şartların gerektirdiği üzere tam bir deplasman takımı oldu Galatasaray. Eksikler, performansı düşük oyuncular derken önce savunmaya önem veren, bulduğu ender pozisyonları da değerlendirmeye çalışan, kısacası Madrid ve İnönü deplasmanlarında nasıl oynaması gerektiklerini bilen bir yapıdalar. İki 1-1′lik maça bakarsak bunu başarabildiklerini, istediklerini aldıklarını söylemek mümkün. A.Madrid maçındaki yapı hemen hemen aynı şekilde sahadaydı, ama tek farkla. Henüz iki gün önce Madrid deplasmanında olan ve hem fizik olarak hem de zihin olarak derbiye yalnızca bir günde hazırlanabilen bir Galatasaray vardı. Bu yorgunluk ve oyun yapısında sahaya çıkan Galatasaray‘ı, Beşiktaş‘ın özellikle ilk yarıda A.Madrid’den farklı olarak yapmaya çalıştıkları zorladı. Ama bu baskı bir şekilde geçilince, çok dengeli bir ikinci yarı oldu. Santraforsuzluğun ne kadar büyük bir sorun olduğu ise Jo‘nun oyuna girişiyle daha da ortaya çıktı. Ender pozisyonlar, Jo‘nun oyuna girişiyle etkinlik kazandı. Beşiktaş savunmasındaki bir büyük hata ve Arda‘nın golü galibiyeti getiriyordu ki, duran toptaki karambol Beşiktaş‘a beraberliği sağladı.
Formsuz Servet yerini Emre Güngör‘e bıraktı, Mustafa Sarp ise Barış Özbek’e. Onun haricinde A.Madrid deplasmanındaki takım sahadaydı. Beşiktaş‘ta ise yine sürprizler vardı. Defans dörtlüsü ve iki ön libero değişmez ama hücumdaki tercihler ilginç. Zira bu tercihler ilk yarıdaki baskının golle sonuçlanmamasında da etken. Beşiktaş tam anlamıyla siyah-beyazdı. İlk yarıda oyuna hakim olarak baskı kurdular. Özellikle kanatlarda çok boş alan yakaladılar ve bunu değerlendirme çabasındaydılar. Ancak yeri geldiğinde savunmanın direnci ile Leo‘nun kurtarışları golü engellerken yeri geldiğinde hücum oyuncuları şansları kullanamadı, son bölgede etkili olamadı. İlk yarıyı bitiren düdük Galatasaray için hızır gibi yetişti.

İkinci yarıda ise Beşiktaş’ın siyah tarafı vardı. İyi başlayan ve dengeyi sağlayan takım Galatasaray‘dı. İlk yarıdaki Beşiktaş ortalarda gözükmezken Jo‘nun oyuna girişiyle hücumdaki etkinliğini artıran bir Galatasaray vardı. Nitekim defansın da hatasıyla Arda‘nın golü geldi. Ama sonrasında Arda ile Elano‘nun yaşadıkları sakatlıklar Galatasaray‘ın şanssızlığı Beşiktaş’ın ise avantajı oldu. İleride top tutacak adamı kalmayan Galatasaray geriye çekilmek zorunda kaldı. Geriye çekilmenin topu rakibin kontrol etmesini izlemek olduğu malum. Son dakikalarda atmosferin de etkisiyle baskı kurmaya çalışan Beşiktaş, duran topta yaşanan karambolde Sivok ile güldü.
Maç öncesi bahsedilecek bir 1-1′lik skoru Galatasaray‘ın aldığı 1 puan, Beşiktaş‘ın kaybettiği 2 puan olarak görmek mümkündü. Oyunun gelişimi neticesinde ilk golü bulan taraf Galatasaray olunca, galibiyetin kıyısından döndükleri için kayıp olarak değerlendirebilir. Ama ‘şartlar’ dahilinde, sezonun en kritik virajını iyi bir şekilde geçtiklerini söylemek gerek. İki A.Madrid maçı arasındaki derbi deplasmanından beraberlikle çıkmak başarıdır. Beşiktaş için ise şu iki-üç maçlık seriyi kritik olarak nitelemiş, ya tamam ya devam maçları olarak görmüştüm. Yorgun, hem fizik hem zihin olarak tam anlamıyla hazır olmayan bir Galatasaray‘ı yenmeleri gerekirdi kendi adlarına. Tamam demediler tabii ama İbrahim Üzülmez‘in de söylediği gibi “Seri galibiyetler almalıyız. İstikrar yakalamalıyız. Bir iyi bir kötü oynuyoruz. İyi oyuncularımız var, ama takım oyunu oynamalıyız” zorundalar…
Aynı yorumu Fenerbahçe-Ankaragücü maçında Ankaragücü’nün golü verilmediğinde yaptığım için vicdanım rahat. Kameralar ile durdurulan bir pozisyonu incelerken dahi net karar veremiyorken, hakemin o bir-iki saniyede verdiği karar eleştirilemez, doğru veya yanlış karar şeklinde. Onun haricinde Mehmet Topal‘ın düşürülüşü ve Keita‘ya verilmeyen kırmızı kartı da not olarak düşelim tabii, Fırat Aydınus‘un eksi hanesine…
Organik Futbol Anasayfa »
Yazar: Muharrem Belge 19 February 2010 | Yorumsuz!
Çok ciddi şüphelerin yanında umudun da var olduğu Avrupa gecesinde, bir adım öne çıkanın umut olduğunu görmek sevindirici. Hem A.Madrid‘in hem de Lille‘nin yapacaklarına endeksli endişeler vardı, doğal olarak. Ama bu endişeler tam anlamıyla yerini bulmadı. Elbette mağlubiyetten çok iyi bir sonuç olarak bahsedilemez ama Fenerbahçe‘nin aldığı 2-1′lik mağlubiyet telafisi bakımından alınabilecek en iyi mağlubiyet olarak görünüyor. Galatasaray‘ın aldığı beraberlik ise tamamen alınabilecek en iyi skorlardan biri. Fenerbahçe‘nin telafi etme şansı var, Galatasaray‘ın daha da şansı var. Ama temkinli olmak şart! Fenerbahçe’nin savunmadaki sıkıntıların tekrarını yaşamaması ve hücumda yakaladığı fırsatları değerlendirmesi, Galatasaray’ın ise aynı akıllı oyununu oynayarak A.Madrid hücum hattına şans tanımaması gerek.
Önce Fenerbahçe çıktı sahaya ama sahneye çıkan takım Lille oldu. Hemen ilk dakikalarda hızlı, etkili hücumlarından birinde golü buldular. Ama Wederson‘ın çok uzaklardan vurduğu şut ağlarla buluştu ve deplasmanda atılan gol avantajı sağlandı. Golden sonra da ataklarını sıklaştıran Lille etkili pozisyonlar bulmaya devam etti. Bilica-Lugano ikilisinin ilk dakikalarda aksaması golle sonuçlanmıştı. Lugano’nun yerine giren Deniz Barış ise daha da sıkıntılı anların yaşanmasına neden oldu. Yakaladığı fırsatları değerlendiren bir Lille olsaydı durum hiç de iç açıcı olmazdı. Bunun yanısıra hücumda yakalanan ender pozisyonlarda devreye Daniel Guiza girdi. Alex‘i bile çileden çıkaran öyle komik işlere imza attı ki, ne söylesek boş.
İkinci yarıya Deniz’in asisti Frau‘nun golüyle başlayan Lille, öne geçmenin rahatlığıyla bir nebze geriye çekildi. Daha çok Fenerbahçe‘yi üzerine çekerek kontrataklarda gol aramayı düşündüler. Yedek beklemesini hayretle karşıladığım Gervinho‘nun oyuna girmesiyle birlikte net pozisyonlar yakalamaya devam etseler de golü bulamadılar. İlk yarıya nazaran çok daha fazla topla oynayan Fenerbahçe ise son bölgede etkili olamadı. Ender birkaç pozisyonda da Guiza’nın devreye girdiğini, bilmem söylememe gerek var mı!? Skor telafi edilebilecek bir skor. Ama başta da söylediğim gibi savunmadaki açıklar Kadıköy‘de başa iş açabilir. Aynı şekilde hücumdaki hataların da telafisi olmaz. O yüzden dikkatli olmaları gerek.
Fenerbahçe’den sonra sahaya çıkan Galatasaray avantajı eline aldı. Rijkaard‘ın teknik dehası ile alınan avantaj için kendisini kutlamak gerek. A.Madrid‘in en büyük silahının defansın arkasına atılan toplar olduğunu, yakaladıkları boşlukları çok iyi değerlendiren bir hücum hattına sahip olduklarını hemen herkes biliyor. O nedenle gerçekçi olmak ve A.Madrid‘in oynamasına izin vermeyecek bir oyun oynamak gerekiyordu. Galatasaray beklerde yaşadığı sıkıntı, ön liberoda oynayan isimlerin çok kötü performansları ve hücumdaki ciddi eksiklikler neticesinde haddini bilmesi gereken bir takım konumundaydı. Nitekim Rijkaard‘ın oyun planı da bunun üzerine kuruldu.
A.Madrid‘i resmen uyutan Galatasaray, eğer duran top vermek gibi bir hataya düşmesiyle kalesinde gol bile görmeyebilirdi. Bu kadro yapısı ile çıkılacak her hücumun dönüşü çok kötü olabilirdi. A.Madrid‘e o boşlukları vermemek adına, çok akıllı bir oyun oynandı. Hücumdan çok defansif bir yapıda olan Galatasaray‘ın yakaladığı ender pozisyonlardan birinde Keita ile bulduğu gol ise üst tur biletinin ucundan tutmak anlamına geliyor. Çift maç üzerinden oynanan eşleşmelerde en kötü skor 1-0′lık mağlubiyetlerdir. Bunun üzerinden gelmek ve golle buluşmak büyük avantaj. Yine başta söylediğim gibi bu akıllı oyununa rövanşta da devam etmesi gerek Galatasaray‘ın. A.Madrid’in boşlukları iyi değerlendiren hücum hattına geçit vermemek ilk plan olmalı. Sami Yen‘de hücuma verilecek destek, savunmada bırakılacak açıklar olmamalı bir başka deyişle. Rijkaard‘ın çizeceği oyuna bağlı kalan bir Galatasaray, aynı akıllı oyunu sahaya yansıtır, maçın hiçbir anında demoralize olmazsa avantajı iyi değerlendirerek üst tura çıkacaktır…
Organik Futbol Anasayfa »
Yazar: Muharrem Belge 14 February 2010 | Yorumsuz!

İyi bir futbolla elde edilen 3-0 ‘lık Bursaspor galibiyeti sonrası çıkışa geçmesi beklenen Fenerbahçe, tam aksine çok kötü bir sürece girdi. Diyarbakırspor maçında kaybedilen 2 puanın ardından, haftaiçinde tarihi bir hezimetten son saniye golüyle kurtulmuşlardı. Kayserispor ve Beşiktaş’ın mağlup olduğu, Galatasaray‘ın ise hükmen kazandığı haftada çıktıkları önemli Manisa deplasmanında ise 2 puan daha bıraktılar. Hatta 1 puanı kurtardılar dersek çok daha doğru olur. Maç boyu topun kontrolünü sağlamalarına karşın, ilk 15 dakika dışında özellikle son bölgede etkili olamadılar. Manisaspor ise vasat bir takım olması ve etkili hiçbir hamle yapmamasına rağmen ender yakaladığı pozisyonların ikisini değerlendirerek galibiyet şansını dahi buldu ama son saniyedeki gole engel olamadı. Bu sonucun ardından haftayı maç yapmadan geçen Galatasaray tam anlamıyla turnayı gözünden vurarak liderliği elde etti.
Daha önce yaşanmış mıdır bilinmez ama gayet ilginç. Galatasaray bay geçtiği haftada liderliğe yükselmeyi başardı. Maç öncesi bu durumun olabilirliği konuşulurken Manisaspor‘un yapacakları değil Fenerbahçe‘nin yapamayacakları üzerinden bir beklenti vardı ama en nihayetinde bu tür bir sonuç sürpriz olacaktı, öyle de oldu. Ne demek istediğimi biraz açayım tabii. Bir ligin kalitesinden bahsedilecekse eğer, büyük takımları zorlayabilecek takımlardan bahsetmek gerekir. Kayserispor, Bursaspor, Eskişehirspor gibi iyi günlerinde oldukları vakit büyük takımları mağlup edebilecek kapasitede olan takımların çokluğu ligin kalitesini artırır. Ama Manisaspor gibi vasat takımlar ile olan maçlarda ise sonuç tamamen büyük takıma endekslidir. Büyük takım oyunu tamamen kontrol ettiği için iyi veya kötü sonucu da kendi elleriyle çizer. Örnekten yola çıkarsak beraberliği Fenerbahçe‘nin başarısızlığı olarak görmek lazım, Manisaspor‘un başarısı olarak değil. Manisaspor iyi oynadığı için almadı bu sonucu, aksine çok kötü oynamalarına karşın, Fenerbahçe bu durumu değerlendiremediği için geldi 2-2′lik beraberlik, bir başka deyişle. Nitekim tüm kontrolü elinde bulunduran Fenerbahçe, oyunu tamamen idare eden, yönlendiren Fenerbahçe, çok vasat bir takıma karşı galip gelmeyi başaramayarak taraftarlarına da büyük hayal kırıklığı yaşatmış oldu.

Henüz ilk dakikalarda oyunun bütün kontrolünü eline alan ve maça iyi başlangıç yapan bir Fenerbahçe takımı vardı sahada. Manisaspor yarı sahasında yakaladıkları büyük boşlukları gayet iyi değerlendirdiler. Özer, Alex, Mehmet Topuz ve Semih gibi isimlerin dar alanda yaptıkları etkili paslar ile kısa sürede çok şans buldular. Özellikle gol pozisyonunda Alex’in topa dokunmadan yaptığı asist gayet şıktı. Ancak bu iyi görüntü gole kadar sürdü. Aynı etkinliği maçın tamamına yaymayı başaramadılar. Devre boyunca Manisaspor‘un yaptığı 103 isabetli pasa karşın, 207 isabet yakalamaları gibi cidden önemli istatistikler yakaladılar ama verdikleri tek pozisyonda golü yemeleri bütün bu üstünlüğü anlamsızlaştırdı. Tek kale oynamak olarak nitelendiren bir durumda soyunma odasına 1-1 beraberlikle gitmek de ayrı bir başarıdır hani. Benzer bir durumdan Galatasaray-Antalyaspor maçında bahsetmiştim, kişisel blogumda. Büyük küçük takım ayrımı yapmaksızın, oyunun bütün kontrolünü elinde tutan bir takımın bu kadar basit gol yemesini aklım almıyor.
İkinci yarı da bazı ufak farklılıklar dışında aynı doğrultuda geçti. 222′ye 592 isabetli pas ile yüzde 34′e yüzde 66 topla oynama istatistikleri oyunu kimin yönlendirdiğini, hangi takımın üstünlük kurduğunu net bir şekilde gösteriyor. Ama iş kontrol etmekle bitmiyor. Bu oyunu topu kontrol eden değil, iyi değerlendiren kazanıyor. Sen sayısız gol fırsatı bulabilirsin, 89 dakika rakibe top göstermeyebilirsin, ama o kalan 1 dakikada yediğin gol her şeyi yıkar geçer. Metin Türel‘in meşhur bir sözü var ya hani, “Hagi sana 40 metreden bir çakar, nereye koyacağını bilemezsin o istatistikleri” diye, işte o misal. Oyunu Manisaspor kalesine yıkan Fenerbahçe ilk 15 dakikadaki etkinliği bir türlü sağlayamayınca son bölgede etkili olmayı başaramadı. Manisaspor‘un daha derli toplu bir oyun oynamasının ve ilk yarıdaki boşlukları vermemesinin de etkisi var elbet. Ama bu kadar üstünlük kurduğun, oyunu rakip kaleye yıktığın bir maçta golü bulamıyorsan, aksine kalende verdiğin her pozisyon gole dönüşüyorsa ve Manisaspor gibi çok vasat hatta kötü bir takıma karşı puan kaybediyorsan ya da bir başka deyişle bir puanı son saniyede kurtarıyorsan sonucuna da katlanırsın. Bu akşam ciddi bir kayıp verdi Fenerbahçe…
Önceki Yazılar
Sonraki Yazılar