2010-2011 sezonunun Galatasaray için ilk resmi mücadelesi olan OFK Belgrad maçının bir ön eleme maçından daha ayrı bir önemi vardı. Ali Sami Yen’e veda sezonunun başlangıcı…
2010-2011 sezonunun ikinci yarısından itibaren Seyrantepe, Türk Telekom Arena’ya taşınacak olan Galatasaray‘ın, 1962′den beri sarı-kırmızıya gönül verenlerin mâbedi haline gelen yarım asırlık evinde, Ali Sami Yen Stadyumu’nda artık günleri sayılı. Daha modern, yeni bir stada taşınmak için sabırsızlanan, ama bir yandan da Ali Sami Yen gibi eşsiz bir mâbede veda etmenin güçlüğünü yaşayacak Galatasaray taraftarları, içinde bulundukları ruhsal durumu, yeni sezonun ilk resmi maçında işte bu pankart ile ifade etmişler; Ayrılık vaktinin sesleri var son istasyonda, Hüznün rengi var bu sonun başlangıcında…
2005-2006 sezonu, Galatasaray’ın en kabus başlangıçlardan birini yapıp, en unutulmaz şekilde sonlandırdığı sezonların başında gelir sanırım. 2004-2005 sezonunda şampiyonluğu Fenerbahçe’ye, son Şampiyonlar Ligi biletine de Trabzonspor’a kaptıran Galatasaray, pek alışık olmadığı şekilde Uefa Kupası 1. tur maçlarıyla başladı yeni sezona ve Norveç’in Tromsö takımına elenerek büyük bir hayal kırıklığıyla erkenden kapattı Avrupa defterini. Ligin ilk yarısı boyunca da Fenerbahçe’nin gölgesinde kalan sarı-kırmızılılar devre arasına girerken liderden tam 4 puan gerideydi. İkinci yarının açılış maçında Fenerbahçe, Gençlerbirliği’ni Kadıköy’de 3 golle geçerken Galatasaray, herkesin ilk defa gördüğü bir gencin, Aydın Yılmaz’ın son dakika golüyle 3 puanı zor kurtarıyordu Konya’da. Daha önce Ümit Karan’nın Ankaragücü’ne, Hasan Kabze‘nin Gaziantep’e, Hakan Şükür’ün Erciyes’e attığı gibi bir son dakika golü yetişiyordu imdada. Ama bu gol Galatasaray’ın lige erken havlu atmasını engellediği gibi bir yandan da unutulmaz bir hikayenin belki de ilk sayfasını oluşturuyordu. Ligin devamında Fenerbahçe’nin önde götürdüğü ama her hafta arkasında Galatasaray’ın tehdidini hissettiği bir sezon oluyordu.
Galatasaray ve Fenerbahçe arasındaki rekabet Türkiye Kupası’na da yansıyor, iki takım çeyrek finalde eşleşiyordu. Kadıköy’deki ilk maçı 2-1 kazanan Fenerbahçe, rövanşta 3-2 mağlup olmasına rağmen deplasman golü avantajıyla yarı finale yükseliyor, turun sevincini de Tuncay’ın hindi baba tezahüratlarıyla kutluyordu Sami Yen’de. Böylelikle Uefa’dan sonra Türkiye Kupası hedefi de gidiyor, elde bir tek lig kalıyordu Galatasaray için. Bitime 4 hafta kala iki takım kafa kafaya giderken, 30. haftada Fenerbahçe, Arda Turan’lı Manisaspor deplasmanında 5′lik oluyor ve Kadıköy’deki derbi öncesi 3 puan geri düşüyordu. Ancak söz konusu derbi ve Kadıköy olunca bir hafta önce 5 yiyen takım, ertesi hafta 4 atabiliyordu. Sami Yen’de Nobre’nin golüyle 1-0 kazanan Fenerbahçe bu maçı da Appiah, Luciano, Alex ve Anelka‘nın golleriyle 4-0 kazanarak hem tekrar puanları eşitliyor hem de 2′li averajda üstünlük sağlıyordu. Yine de sonuna kadar takibe kararlı olan Galatasaray için sondan bir önceki hafta istikamet İnönü’ydü. Şike dedikodularının gölgesinde geçen maçta Tümer’in golü Beşiktaş’ı öne geçiriyor, aynı zamanda oluşan tablo Fenerbahçe’nin şampiyonluğu anlamına geliyordu. Ancak o bahar akşamında unutulmaması gereken bir isim, Hasan Kabze çok geçmeden beraberlik golünü atıyor, maçın son dakikaları renkleniyordu. Beşiktaş taraftarı bol bol Zalad’ın kulaklarını çınlatırken bitime 17 saniye kala Hasan Kabze bir kez daha sahneye çıkıyor ve yine o deniz tarafındaki kalenin filelerini havalandırıyordu. Galatasaray o sezonki bir başka mucizevi galibiyetini alırken, şampiyonluk şansını matematiksel olarak son haftaya taşımayı başarıyordu.
Son haftaya kadar değişmeyen tabloda herkes, Denizli’de Fenerbahçe’nin alacağı galibiyetle sezonun şampiyonunu bekliyordu artık. Ancak Denizlispor’un da önünde küme düşme gibi ciddi bir tehlike vardı. Ama zaten Galatasaray’da son hafta lig 3.sü taş gibi Kayserispor’la karşılacaktı. Takımını son kez alkışlamak ve onları gönüllerin şampiyonu ilan etmek için Sami Yen’e giden binlerce taraftar, müthiş bir ambians yaratarak sanki şampiyon olmuş gibi karşılıyordu oyuncuları. Futbolcularda bu sevginin karşılığını güzel oyun ve 3 golle veriyor, artık son düdüğü bekliyordu. Ancak o dakikalarda olan oluyor, Denizlispor Mustafa Keçeli’nin golüyle 1-0 öne geçiyordu. Galatasaray’ın 14 senelik şampiyonluk hasretinin son bulduğu 1987′de, Erol’un atmış olduğu, yine bir Denizlispor golüne Galatasaray’lıların verdiği tepkiyi göremeyenler için tarihin yaptığı en büyük kıyak, en unutulmaz tekrar gösterimdi sanırım bu gol. Bundan sonra ise ne anlatılacak gibi, ne de unutulacak gibi bir 16 dakika yaşanıyordu Sami Yen’de.
İşte Melih Gümüşbıçak’ın anlatımıyla, Denizli’den gelen gol haberi ve Galatasaray’ın 16. şampiyonluğuyla son bulan o 16 dakika…
Unutulmaz Anlatımlar Serisi‘nin diğer yazıları için tıklayınız…
Aynı anda üç maç birden takip etme uğraşında olunca, artık önemli olan oyun değil skor klişesine takılıp kalıyorsun ister istemez. Neler olduğunu bilmeden skora bakıyorsun çünkü. İyi oynadılar ama kaybettilerin karşılığı kalmıyor misal ya da kötüydüler ama kazandıların. Üç farklı kanaldaki üç farklı maça baktığımızda, daha doğrusu bakmaya çalıştığımızda şunu söyleyebiliriz sadece. Kanallar farklı maçlar farklı ama vaziyetler aynı. Puan tablosundaki görüntü dün ne ise bugün de o… Ha zaten düne kadar da iyi oyun göremiyorduk ya neyse, o ayrı, bambaşka bir yazının konusu…
Bir o kanala bir bu kanala giderken kumanda eskitmeyi çokca yaşayan biri olarak bu kez en rahat maçtaydım ben. Sakin, rahat bir mücadeleydi Olimpiyat‘taki. Yine yakalanan ve kaçan çokca pozisyon vardı ki bu kez birinden faydalanmayı başardı Galatasaray, Milan Baros ile. İstanbul bşb ise kendinden beklendiği üzere kaçtı defans arkasına, çok kez hem de. Ama yeri geldi bayrağa, yeri geldi Aykut’a, yeri geldi kendi beceriksizliklerine takıldılar. Maçtan geriye kalan en önemli anlardan biri de Harry Kewell‘ın oyuna girişi oldu. Aylar sonra Galatasaray formasını geçirdi sırtına, çıktı sahaya. Oyuna girerken ise Baros’du seke seke kenara gelen isim. Umuyorum ki ciddi değildir sakatlığı, sevinç yanında buruklukla gelmez…
Ne zaman çevirsem kanalı Kadıköy‘e, golle karşılaştım. Önce Alex dört yıl sonra frikik golüyle buluştu, sonra Ivesa topu içeri aldı. Rakipler için çok sinir bozucudur ama ince farklarla gelen şampiyonlukların içinde, şans da vardır, istisnalar da, basit hatalar da. Son dakika golleriyle gülersin de şampiyon olursun misal. Ya da Bobo penaltı kaçırır, Murat Şahin boşa çıkar, Ivesa içeri alır. 4 yıldır olmayan şey olur, Alex frikik golü atar. Topun canı vardır çünkü, kimisini sever, kimisini sevmez. Bunlar olsa olsa şampiyonluğun gelişine katkı sağlar, komplo teorilerinin manası yok. Keza gördüğüm ve söylenenler kadarıyla iyi de oynamış Fenerbahçe, atarmış zati golünü şampiyonluğun bilinciyle kurulan Kadıköy baskısında…
Turgay‘ın golünü yakalayamadım ama Kayserisporlu futbolcuların itirazlarına denk geldim. Hemen ardından da Ivankov‘un penaltı golü. Kayserispor karşısında 2-0 kazanan Bursaspor, hem Fenerbahçe ile arasındaki farkı korudu hem de Şampiyonlar Ligi vizesi aldı. Maça Şampiyonlar Ligi müziğiyle girmişlerdi, en kötü ihtimal o yolda ön eleme oynama şansını elde ettiler. Bu aynı zamanda Galatasaray‘ın şansının bittiği anlamına geliyor tabii. Şimdi gözler Ankaragücü-Fenerbahçe maçında. Haftayı bay geçen Bursaspor, aklın yanında taraftar olarak da Ankara’da olacaktır. Bir kayıp Bursaspor’a, bir galibiyet Fenerbahçe’ye, artık son haftaya taşınması kesin olan şampiyonluk yolunda büyük avantaj sağlayacak…
En merakla beklenen haftalardan biri daha sona erdi ve avantaj bu kez Fenerbahçe‘nin eline geçti. Gündüz Kasımpaşa deplasmanında aldıkları galibiyetin anlamı, gece Sami Yen‘deki beraberlik neticesinde liderlik oldu. Şimdi iş onların yapacaklarına veya yapamayacaklarına bakıyor. Bursaspor elindeki avantajı kullanamadığından, Fenerbahçe’nin kalan üç haftada puan kaybetmesini kollayacak artık. Son üç haftada şampiyonluk el değiştirebilir ancak şu artık net bir hal aldı ki, yarışta iki takım kaldı. Aksi bir sonuç tarihin en büyük sürprizlerinden biri olur. Galatasaray ve Beşiktaş, önümüzdeki sezonki Avrupa Ligi defterini daha geç açmak için üçüncülüğü kollayacak, bundan sonra. Bu yarışta da ipler Galatasaray’ın elinde…
Pazar günü Kasımpaşa‘da açıldı. Her iki takım da maça sakin, durgun ve etkisiz başladı. Daha çok rakibi kollama, süzme diye söz edilen bir durum vardır ya hani o misal. Koca bir ilk yarı öğle uykusu şeklinde geçti. Fenerbahçe biraz daha topa sahip olan ve defansın arkasına atılan toplarla etkili olmaya çalışan bir görüntü çizdi. Kasımpaşa ise yakaladığı imkanları ayağa paslarla hızlı kontrataklara çevirme amacında. Kısır geçen ilk yarının ardından, ikinci yarı ise bol pozisyona sahne oldu.
İlk etapta Kasımpaşa da devreye girme çabasındaydı ancak olay daha çok Fenerbahçe‘nin kontrolündeydi. Kasımpaşa’nın defansında verdiği açıkları yakınen biliyoruz, her ne kadar bu durum açık futbol oynadıklarından dolayı övgü malzemesi olarak kullanılsa da. Misal, Galatasaray‘ın deplasmanda 3, Sami Yen’de 4 gol attığı bir takım olduklarından pek övülesi bir durum yok bence. Yine Fenerbahçe‘nin de Kasımpaşa kalesinde kurduğu baskı, yarattığı pozisyonlar fazlacaydı. Ancak bu yaratılan pozisyonların kaçırılması işin en inanılmaz tarafı. Kaçan net pozisyonların karşılığı kaybedilen bir şampiyonluk olabilirdi, eğer Murat Şahin‘in büyük hatası gelmese…
Yaratılan suni ve bir o kadar da ahlaksız söylemlerden oluşan gündemin, boş bir yaftalama olduğu ise akşam saatlerinde ortaya çıktı. Haftanın, hatta sezonun en kaliteli maçlarından biriydi, golsüzlüğe rağmen üstelik. Özellikle ikinci yarıda Galatasaray özelinde olmak üzere, her iki kalede onca net pozisyonlar harcandı ki, maçın golsüz bitmesi büyük mucize. İnanılmaz bir maçtı hakikaten. 0-0 sona ermesi anlaşılabilir veyahut anlatılabilir bir durum değil. Net olan tek durum ise bu durumun her iki takıma da yaramadığı. Beraberliğin anlamı kayıptı, bir nevi mağlubiyetti hem Galatasaray hem Bursaspor adına. O sebeple daha çok iki mağlup çıktığını söylemek gerekir bu süper maçtan. Haliyle tamamen Fenerbahçe’ye yaradığını. Galibiyet dışındaki sonuçlar ilk ikiye havlu atmak anlamındaydı Galatasaray için, nitekim öyle oldu. Galibiyet dışındaki iki sonuç da aynı derecede avantajı Fenerbahçe’ye teslim etmekti Bursaspor adına, nitekim öyle oldu. İlk dördün aynı kalacağı tahmini olabilecek en basit tahmin. Bir değişiklik olur mu olmaz mı, onun takibi olacak bu kalan üç haftada…
Haftalardır süregelen düğümün her geçen hafta daha da karmaşık bir hal alması bizleri bir hayli şaşırttı, bu son süreçte. Alışığız aslında her hafta ilan edilen şampiyonluklara, hem de farklı farklı takımlar adına. Ama biz daha çok günü konuşmayı tercih ederek ilerisi için çok kesin fikirler beyan etmedik. Şampi demedik mesela, avantaj dedik! Elde edilen veya kaybolan avantajlardan bahsettik. Nitekim şampiyonluk ipleri bir o elde bir bu elde olunca, haliyle biz de buna uygun olarak her geçen gün el değiştiren ipten söz ettik. Detayına gireriz de, öyle ya da böyle düğümün çözüleceği, ipin sahibini bulacağı son viraja girmiş bulunuyoruz. Sakin bir giriş yaptığıma bakmayın ayrıca, sinirler bir hayli gergin. Salt bugünü konuşmak şu gergin ortamda pek de mümkün değil. Hani insan bu konuştuklarımızın hepsi boş, olay başka şeylere bakıyor diyerek sinirlerini boşaltmak istiyor. Ama ben şu an için, evet şimdilik, sukunetimi koruyarak, elimde olmadan son yazımdan bu yana geçen vakit için özür dilemek ve genel bir toparlama yapmak istiyorum…
Önce Bursaspor… Son bahsettiğimiz durumdan bu yana pek değişen bir şey yok Bursaspor için. Diğer takımlara nazaran daha istikrarlılar, iyi veya kötü anlamda. Son virajda en büyük rakipleri olarak baskıyı ön plana çıkarmıştık. Baskıdan kastımız da çok geniş anlamdaydı. Kariyerlerinin aksine bu kez şampiyonluk için kazanma zorunluluğuydu onların sorunu. Virajın sonu demek tecrübe demekti çünkü. Nitekim süreç zorlu bir şekilde geçmeye devam ediyor. Bursa’daki maçlar her şeye rağmen bir şekilde atlatıldı, atlatılıyor da. Hani biraz da topun sevmesi durumu vardır ya, hani bir şekilde ağlarla buluşur ya o meşin yuvarlak, öyle işte! Çok iyi geçmeyen ama kazanılan Manisa ve Denizli maçları malum. Keza İstanbul bşb mağlubiyetinden sonra alınan Antalya galibiyeti. Bu haftaki Gaziantepspor galibiyeti de aynı şekilde, belki biraz daha rahat geldiği söylenebilir. Ama o iki maç arasındaki G.Birliği beraberliği sıkıntı mesela! Pek tahammülü olmayan maçlar çünkü bunlar. Rakiplerin de kayıp yaşıyor olması biraz olsun teselli oldu onlar için. Ama şu son geldiğimiz noktada, hemen bir adım gerilerinde Fenerbahçe’nin olması, özellikle Galatasaray maçı düşünüldüğünde şampiyonluk şansının zirvelerde gezmediğini gösteriyor. İpler Bursaspor’un elinde ama o ipleri elde tutmak pek kolay değil. Tahminlerden kaçınmak gerek yine de, göreceğiz diyelim…
Haftalarca süren hatta aylara uzanan galibiyet hasreti, oynanan çok kötü futbol ya da iyi olsa da sonuca etki etmeyen oyun neticesinde çok sıkıntılı günler geçiriyordu Fenerbahçe. Samandıra’nın içini bilemem ama saha içindeki sıkıntı kadar takım içinde de kazanın kaynadığı kamuoyuna yansıyordu. Ancak artık alışılagelmiş bir şekilde, özellikle derbi galibiyetleriyle tüm o eski defterleri yırtıp çöpe attılar! Fener gol gol gol şampiyonluk gidiyor tezahüratı, ki hakikaten de ilk havlu atan takım olmak üzereydiler, birdenbire Fener gol gol gol şampiyonluk geliyor‘a döndü! Ligin en ilginç senaryolarından biriydi. Geri dönüşün en büyük kilidi de Sami Yen‘deki 1-0′lık galibiyet tabii. Ama Sami Yen’deki galibiyet de dahil olmak üzere, skor anlamındaki geri dönüş kadar oyun anlamındaki dönüşten bahsetmek zor. Tezahüratın en kilit kelimesi değişti ama oyun pek değişmedi. Çok ama çok kötü iki takımın mücadelesinin kazananını Kadıköy’den vurulan Mecidiyeköy’de gol olan bir şut belirledi mesela. Keza bugünkü senaryo da pek farklı değildi, oyun anlamında yine kötü bir tablo vardı…
Gelelim o sıcak maça… Maça hızlı başlayan Fenerbahçe perdeyi erken açmanın avantajıyla iyi başladı oyuna ama devamı gelmedi. Alex‘in golü ve elde edilen 1-0′lık skor Beşiktaş‘ın da planlarını alt üst etti haliyle. Ama ne plandı Denizli‘ninki de! İlk yarıda o kadar belirgin bir şekilde değildi ama ikinci yarının hemen tamamında dengeyi sağlayan bir Beşiktaş vardı sahada. Topu kontrol etmek, gezdirmek, oynamaya çalışmak, güzel şeylerdi bunlar onlar adına. Ama sekiz savunma oyuncusuyla anca çalışırsın, yapamazsın. Bu kadro tercihi ile gol bulmak, böylesine etkisiz ve kötü oynayan bir Fenerbahçe‘ye karşı dahi mucizeden öte bir durumdu ki yakalanan penaltı mucizelerin yaşanabilirliğine işarettir en fazla. Ve penaltıyı kaçıran Bobo, yalnızca kendi takımının değil üç takımın birden kaderini çizen ender birkaç isimden biri olmuştur herhalde. Herhalde diyorum, bir kaçan penaltıyla üç takımın birden başını yakan başka bir isim var mıdır bilemiyorum çünkü… Yok, yok, maç bununla sınırlı değildi, maalesef! En azından çabaladım ben, yalnızca oyunu konuşmaya, ama hayır! Bu sözler, yalnızca oyundan bahsetme isteği fazlasıyla iyimser kaldı. Öylesine rezalet bir yönetim gösterdi ki Göçek efendi! Ne söylesek boştur. Bir hakem bir kez daha bir maçın önüne geçmeyi başardı, sağolsun! O hakemi atayan merkez hakem kuruluna da selamlarımızı iletelim buradan. Bilica ile ilgili ise şöyle tam yerine rast gelecek bir söz bulamıyorum. Ne söylersem ağır kaçacak galiba. O da sizlerin takdirine kalsın…
Ve Galatasaray ile Beşiktaş… Şampiyonluk yarışındaki avantajlarını tüketen, artık mucizenin peşinden koşan iki takım. Biri çok daha büyük mucize peşinde tabii. Galatasaray tıpkı geçen sezonda olduğu gibi, iyi başladığı sezonun finalini getirmeyi başaramadı. Her maçın ayrı senaryosu vardı tabiiki, teker teker bahsetmeye gerek yok. Ama genel olarak hangi final mücadelesine çıktıysa kaybetti. Son ihtimalin peşinden koşarken aldığı derbi mağlubiyetiyle işini ellere bıraktı. Ama şu gün baktığımızda derbi mağlubiyetinin bir son olmadığını da görmekteyiz. Bu sebepten Sivas deplasmanında alınan beraberlik de en az derbi mağlubiyeti kadar acıdır. İhtimallerin sona ermediği anda edilen pes neticesinde tribünlerin gösterdiği protestolar çok daha derin bir konu tabii. Şimdi Bursaspor ile oynayacakları çok kritik bir mücadele var önlerinde. Kalan dört haftada iki rakibin puan değil puanlar kaybetmesini bekleyecekler… Beşiktaş ise Galatasaray ve Kayseri maçlarından 4 puan çıkararak iddiasını ortaya koymuştu. Ama sonrasında oynadığı kötü futbol ve ardı ardına gelen puan kayıplarıyla havlu atma durumuna geldiler. Kasımpaşa, Ankaragücü, Trabzonspor maçlarında yaşanan kayıplar Fenerbahçe derbisini son şans niteliğinde gösteriyordu. Ama onu da ‘öyle ya böyle’ geçemeyerek şanslarını inanılmaz zora soktular…
Başta dediğim gibi, sıcak gündemden ziyade bir toparlama yapmaktır bu yazının amacı… Fenerbahçe-Beşiktaş derbisinde yaşananlar daha çok söz konusu edilecektir çeşitli ortamlarda. Ben istemeden verdiğim ara nedeniyle bir kez daha özür dileyerek, bu arada neler olduğuna değinmek istedim kısaca. Ve belki son olarak, bu ip öyle kaygan ki, ne zaman kimin elinde kalacağı belli olmaz diye bir mesaj verebilirim…
Kubilay Türkyılmaz Türkiye’nin İsviçre ile temasındaki ilk aktörlerden biriydi…
İsviçre’de hatırı sayılır bir şekilde saygı gören futbolcu aynı saygının daha fazlasını Türkiye’de görmüştü. İsviçre ile oynanacak milli maçlar öncesinde kameralara bakıp ’sakatım’ demesi Euro 2008′de Türkiye’ye gol atıp sevinmeyen Hakan Yakın’ın davranışı ile aynı yöne çıkıyordu…
1990′lı yıllar Kubilay’ın kariyerinin en parlak günleri diyebiliriz. Galatasaray‘da oynuyordu ve o yıllar futbolseverlerin aç olduğu yıldız oyuncu profilini yeterince karşılıyordu.
Galatasaray‘la anlaştıktan sonra oynadığı tüm maçların içinde kesinlikle akıllarda en çok yer eden 3-3′lük Man Utd maçıydı… O maçta Kubilay’ın harika performansı Ümit Aktan’ın azğından ” Elleri titrıyor, golün dakikasını bile yazamıyorum” cümlesinin çıkmasına neen olmuştu.
Galatasaray’da daha ilk sezonunda taraftarın sevdiği bir isim haline gelmişti ve şampiyonluk yaşamıştı. Onun sevilmesinin en büyük etkenlerinden biri iyi oyununun ve hırslı yapısının yanında çok güleryüzlü ve sempatik oluşuydu… Galatasaray’lı efsanelerin anlatıkklarına baktığımızda da ne kadar pozitif olduğunu anlıyoruz. Arif Erdem onun için bir mağlubiyetten sonra takımın moralini yüksek tutmak için şarkı söylediğini bile beyan etmişti…
Galatasaray’dan ayrıldıktan sonra sırasıyla Grasshoppers, Locarno, Luzern, Brescia ve Lugano‘da oynayan Kubilay İlerleyen yaşına rağmen 96-97 ve 98′de İsviçre’de yılın futbolcusu seçilmeyi başarmıştı.
İsviçre halkı üzerinde hiçbir zaman popülaritesini kaybetmeyen Kubilay Türkyılmaz Federasyon bünyesinde halen çocukların futbol eğitimi için çalışmalar yapıyor…
Unutmadan, Kubilay Türkyılmaz’ın İngiltere filelerine gol atan ilk Türk olduğunu söylemek gerek, fakat üstündeki İsviçre bayraklı forma ile…