Kubilay Türkyılmaz Türkiye’nin İsviçre ile temasındaki ilk aktörlerden biriydi…
İsviçre’de hatırı sayılır bir şekilde saygı gören futbolcu aynı saygının daha fazlasını Türkiye’de görmüştü. İsviçre ile oynanacak milli maçlar öncesinde kameralara bakıp ’sakatım’ demesi Euro 2008′de Türkiye’ye gol atıp sevinmeyen Hakan Yakın’ın davranışı ile aynı yöne çıkıyordu…
1990′lı yıllar Kubilay’ın kariyerinin en parlak günleri diyebiliriz. Galatasaray‘da oynuyordu ve o yıllar futbolseverlerin aç olduğu yıldız oyuncu profilini yeterince karşılıyordu.
Galatasaray‘la anlaştıktan sonra oynadığı tüm maçların içinde kesinlikle akıllarda en çok yer eden 3-3′lük Man Utd maçıydı… O maçta Kubilay’ın harika performansı Ümit Aktan’ın azğından ” Elleri titrıyor, golün dakikasını bile yazamıyorum” cümlesinin çıkmasına neen olmuştu.
Galatasaray’da daha ilk sezonunda taraftarın sevdiği bir isim haline gelmişti ve şampiyonluk yaşamıştı. Onun sevilmesinin en büyük etkenlerinden biri iyi oyununun ve hırslı yapısının yanında çok güleryüzlü ve sempatik oluşuydu… Galatasaray’lı efsanelerin anlatıkklarına baktığımızda da ne kadar pozitif olduğunu anlıyoruz. Arif Erdem onun için bir mağlubiyetten sonra takımın moralini yüksek tutmak için şarkı söylediğini bile beyan etmişti…
Galatasaray’dan ayrıldıktan sonra sırasıyla Grasshoppers, Locarno, Luzern, Brescia ve Lugano‘da oynayan Kubilay İlerleyen yaşına rağmen 96-97 ve 98′de İsviçre’de yılın futbolcusu seçilmeyi başarmıştı.
İsviçre halkı üzerinde hiçbir zaman popülaritesini kaybetmeyen Kubilay Türkyılmaz Federasyon bünyesinde halen çocukların futbol eğitimi için çalışmalar yapıyor…
Unutmadan, Kubilay Türkyılmaz’ın İngiltere filelerine gol atan ilk Türk olduğunu söylemek gerek, fakat üstündeki İsviçre bayraklı forma ile…
Avrupa Liglerindeki muhteşem maçlarla dolu bir pazar günü vardı. Bir de Avrupa dışından Super Clasico olsaydı tadından yenmezdi hani. Boca-River maçı şiddetli yağmur nedeniyle iptal edildi. Ama Messi yağmurunu dindirebilecek bir güç daha bulunmuş değil. Bir de müthiş Manu-Liverpool maçı vardı takip edebildiğim. Benim açımdan pek güzel başlamadı gerçi ama genel anlamda iyiydi. Şahsi mesele ama belki örnek teşkil edebilir. Turksat üzerinden izlediğim Ligtv üyeliğini 1 yıllık taahhüt ederken, Turkmax, Spormax gibi kanallar için de anlaşmıştım. Ama dün itibariyle öğrendim ki, taahhüt süresi bittiği için Spormax üyeliğim sona ermiş. Halbuki ilk görüştüğüm kişi Spormax’in hediye olduğundan bahsetmemişti. Anlayacağınız müşteriye hizmet amacıyla oradalar ama birbirlerinden bile habersizler, herkese farklı tarife, farklı kampanya uyguluyorlar. Ne söylediklerini bile bilmediklerinden dikkat edilesi bir durum. Sonra siz de 400 milyon doların altında kalmaları şeklindeki beddualara başvurmayasınız. Kendimden biliyorum…
Nani vurdu ve kaleci çeldi… Maç iki golle başladı ama benim için başlangıç cümlesi buydu. Bi 25-30 dakika kadar geç başladım yani maça. Önce Torres açmış perdeyi sonra Rooney eşitlemiş durumu. Maçtan önce twitterda “kaçan iki follower için iki gol atacak Rooney, sözü var bana” diye yazmıştım, ama yalnızca yarısını yerine getirebildi. Evet, belki espriydi, ama yine de bekliyordum sözünü tutmasını, kırgınım. 30′dan sonrasını konuşmak gerekirse Nani‘nin şutuyla başlayıp aynı baskıyla devam ettiğini söylemek mümkün. Kale önü etkinliği azdı, pozisyon bakımından kısırdı belki. Ama topla oynayan, oyunu idare eden, üstünlük kuran takımın Manu olduğu gerçeği var. Nitekim ikinci yarının başında Fletcher‘ın müthiş ortasına tekmeye kafa sokan cinsten uçarak kafa vuruşu yapan Park, Manu’yu galibiyete taşıyan isim oldu.
Geceyi noktalayan ise Messi oldu ki, öyle böyle değil, o ne noktaydı öyle. Acayip bir adam bu. Kendisine olan övgü sözlerini de bitirmiş durumda, söylenmedik söz sanırım kalmadı. Arka arkaya iki hafta hat-trick yapmak. Ne denilebilir, nasıl övülebilir ki. Real Madrid‘in Gijon’u 3-1 yendiği haftada, Real Zaragoza deplasmanına çıkan Barça 4-2 kazandı. Messi 3 golle şovuna devam ederken, penaltı ile kazanılan 4.golün de mimarıydı. 5, 66 ve 78. dakikalarda attığı gollerden hangi birinden bahsetmeli bilemiyorum, ama ikinci golü daha ön planda tabii. Geçtiğimiz hafta Valencia karşısında yaptığı hat-trick’i tekrarlarken, yaptırdığı penaltının önemi de çok büyüktü. 85 ve 89.dakika iki gol bulan Zaragoza mucize mi gerçekleştiriyor derken, sahneye çıktı ve Barça‘ya penaltı kazandıran isim oldu. İbra‘nın golüyle sonuçlanan maçtan gelen 3 puanla şampiyonluk yarışına devam ediyorlar. El Clasico‘yu heyecanla bekliyoruz efendim…
Biliyorsunuz Şampiyonlar Ligi‘nde eşleşmeler ikişer haftaya bölünmüş vaziyette. Bir hafta dört eşleşme, ertesi hafta diğer dört eşleşme. Tahminim olsa da tam nedenini bilemiyorum bu durumun. Ama biz futbolseverler için müthiş bir uygulama olduğunu söylemek gerek. Bunu dün akşam bir kez daha anladım. Hani Manu-Milan, Real-Lyon maçlarını dönüşümlü izlerken dahi zorlandım, muhakkak kaçırdıklarım oldu. Ama maç sayısı dört iken çok daha fazlasını sadece özetlerde görebildiğimizi, turun hemen hemen yarısını kaçırdığımızı hatırlayınca, şükrediyorum tabii. Nitekim biraz Manchester‘da, biraz Madrid‘de geçen, Manu’nun zaferinden ziyade Real’in elenmesinin konuşulduğu güzel bir Şampiyonlar Ligi gecesi oldu.
Milan’ın üst tur biletini alması tam anlamıyla mucize olurdu. Manu deplasmanda aldığı 3-2′lik galibiyetle bileti cebine götürmek üzereydi zaten. O biletin ordan dönmesi zordu. Milan‘ın en az 3 gol atarsa tek farklı, yoksa daha farklı bir skora ihtiyacı vardı. Nitekim bu mucize gerçekleşmedi, aksine hezimete uğrandı. Real ise Lyon deplasmanında aldığı en pis skorun rövanşına çıktı. 1-0‘ı ne olursa olsun en az iki farklı galibiyetle aşabilirdi. Ama tek farkı bile yakalayamadı, evindeki finale ulaşamadı. İlk gün Fiorentina‘nın galibiyetini istediğim gibi dün de Real‘in galibiyetini tercih ederdim açıkcası. Bernabeu‘da Barça-Real finali pek güzel bir hayaldi çünkü. Onun dışında bu isteklerin taraftarlık boyutuna ulaşmadığını da eklemek isterim. Sonra Lyon taraftarlarının gazabına uğramayalım. Sözün özü, final hayali erken suya düştü. Kaka ve C.Ronaldo transferleriyle sezona müthiş bir başlangıç yapan, hemen geçtiğimiz hafta La Liga’da liderliğe yükselen Real Madrid, evinde oynanacak finale gitme şansını tepti. Geçen sene Galatasaray’ın yapamadığını bu sezon Barça yapmaya çalışacak. Final Espanyol’un stadında olsa tam bir örnek olurdu tabii ama Barça-Real de derbidir, ezelden beri rakiptir…
Geceyi C.Ronaldo açtı, eşleşmeyi yeniden başlattı. 1-0′ın rövanşında 1-0′ı yakalayan Real Madrid, erken bulduğu golün devamını getirmek için ataklarını sürdürdü. Hemen ardından mikrofonlarımız Manchester‘daydı, Rooney‘in golü turu mucizeden öteye taşıdı. O dakikadan sonra 3 gole ihtiyacı olan Milan‘ın Old Trafford’dan çıkması, öyle kolay kolay açıklanamazdı. Yine de demoralize olup saçmalamadılar! Tecrübeyle sabit bir şekilde oyunlarına devam ettiler, hiçbir şey olmamışcasına. Tabii bir de şunu söylemek gerek, Ronaldinho “yalnızım dostlarım” şeklinde takılmasa ne ilk maç öyle biter, ne bu maç hezimet olurdu. Şu Roni de Milan’da hakikaten harcanıyor be kardeşim…
Old Trafford‘da işin keyfi kaçmıştı artık. Tek beklenti Beckham‘ın oyuna girmesiydi. İkinci yarıya golle başlayan Manu, artık maçı antrenman havasına soktu. Bir süre sonra 3. gol de geldi. Old Trafford’un yıkılması ise Beckham‘ın oyuna girişiyle oldu. Eşleşmenin en dikkat çekici, en konuşulan durumuydu haliyle. Beckham‘ı Milan formasıyla Old Trafford’da izlemek… Kendisi ve Manu taraftarı kadar olmasa da duygusaldı. Hele hele o güzel açıklamalardan sonra, hakettiği alkışı fazlasıyla alması müthiş sahneler yaşattı. Topu ayağına aldığında bazı uğultular duydum, daha çok yuhalama şeklinde. Ya farklı algıladım ya da birkaç kendini bilmez(!) saçmaladı, bilemiyorum. Ama geri kalan her şeyiyle güzeldi. Beckham‘ın jübile maçı havasında geçen son bölümde bir gol daha bulan Manu, Milan‘ı 4-0′lık hezimetle evine uğurladı…
Madrid‘de ise işler Real tarafı için hiç iyi gitmedi. Higuain‘in kaleciyi çalımlayıp direğe nişanladığı top, “geçemezseniz turu çok ararsınız bu pozisyonu ha” denen anlardan biriydi. Nitekim öyle de oldu. Turu geçmek için gereken ikinci gol bir türlü gelmedi. Lyon atamayana atarlar yaparak “deplasmanda atılan gol avantajı” ile Real‘in ipini çekti. Geri kalan dakikalarda da o gol çıkmadı, Real bırakın iki golü tek golü bile bulamadı…
1998-1999 sezonu Şampiyonlar Ligi’nin en unutulmaz sezonlarından biriydi. Öncelikle Türkiye açısından bakarsak; Galatasaray 2.turdan katıldığı organizasyonda Grasshopper’ı eleyerek gruplara kalmıştı. O dönemde 24 takım ve 6 gruptan oluşan Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray; Juventus, Rosenborg ve Atletic Bilbao ile birlikte B grubunda yer alıyordu. Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasıyla birlikte futboldan çok siyasetin ön plana çıktığı o dönemde Galatasaray, grup liderliği için çekiştiği Juventus’la dışarda 2-2, içerde ise 1-1′lik skorlarla berabere kalmıştı. Son maçlar öncesinde Galatasaray, Rosenborg’la birlikte 8 puana sahipti ama averaj nedeniyle 2. sıradaydı. Bu noktada, o dönem şimdiki gibi 2.tur maçları olmadığını hatırlatalım. Gruplarını lider bitiren 6 takıma ilave olarak en iyi puana sahip 2 grup 2.si eklenerek direk 8 takımdan oluşan çeyrek final maçlarına geçiliyordu. Son grup maçlarında Galatasaray, Atletic Bilbao deplasmanına giderken, Rosenborg ise İtalya’da Juventus’a konuk oluyordu. Rosenborg beklenildiği gibi Delle Alpi‘de puan kaybediyordu ancak maalesef Galatasaray süpriz bir şekilde grup sonuncu Bilbao’ya 1-0 yenilerek 8 puanda kalıyordu. Bu sonuçlarla birlikte Juventus, Galatasaray ve Rosenborg 8′er puanda bitiriyordu grubu. Ancak Juventus gol averajı sayesinde grup lideri oluyor, Galatasaray ve Rosenborg ise talihsiz bir şekilde Şampiyonlar Ligi‘nden eleniyordu. Galatasaray, tarihinde ilk defa çeyrek finale çıkmaya bu kadar çok yaklaşıyor ama formattaki şanssızlık yüzünden bu başarıyı 2 sene ertelemek zorunda kalıyordu.
1998-1999 sezonu grup maçlarında en büyük heyecan ise D grubunda yaşanıyordu. Almanya’dan Bayern Münih, İngiltere’den Manchester United ve İspanya’dan Barcelona‘nın birlikte yer aldığı grup o sezonun ölüm grubuydu. Danimarka’nın Brondby ekibi ise en bahtsız kurayı çekerek grubun 4. takımı olmuştu. Finali Camp Nou‘da oynanacak organizasyonda kendi evinde kupa kaldırmak isteyen Barça, grupta Manu ve Bayern’nin gölgelsinde kalmıştı. Bayern Münih11 puanla grubu lider bitirirken, Manchester United da topladığı 10 puanla en iyi grup 2.si kategorisinden çeyrek finale çıkmayı başarıyordu. Devamında sırasıyla İtalya’dan Inter ve Juventus’u eleyen Manchester, Kaiserslautern ve Dinamo Kiev’i eleyen Bayern ile gruplardan sonra Nou Camp‘da final için bir kez daha karşılacaktı.
Grup maçlarında Almanya’da 2-2, İngiltere’de 1-1 ile yenişmeyen iki devden biri bu sefer kazacaktı. 90.245 biletli seyirci önünde, Avrupa’nın en büyüğü belli olacaktı. İşte “ne zaman ne yapacakları belli olmayan Avrupa’nın en büyük takımları” ve Kuffour’un gözyaşlarının damga vurduğu o unutulmaz maç, Sabri Ugan‘ın anlatımıyla…
Milan geldi geldi geldi geldi kaçırdı, Manchester United geldi attı. Futbol böyle bir oyun işte, yapacak bir şey yok. Peki bu ilginç ve bir o kadar da güzel maçı kaç kişi izleme şansı buldu? Olması gerekenden çok daha az! Niyesi ise tamamen D-Smart‘ın izleyicilere karşı yaptığı saygısızlık. Avrupa Ligi’nin şifreli olarak yayınlanması konusunda D-Smart aleyhine konuşmak doğru olmaz. Elbette bu ihaleyi zorla almıyorlar. İş tamamen Galatasaray ve Fenerbahçe yönetimlerinin imzasına bakıyor. İki yönetimin buyrun yayın hakkı sizin, şifreli yayınlayabilirsiniz dediği bir ortamda D-Smart’ı eleştirmek gerçekçi olmaz. Yayın kalitesi, fiyatı vs. farklı konular tabii. Peki ya Şampiyonlar Ligi‘ni şifreli kanaldan yayınlamanın mantığı nedir!? Ne yani, Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarını izleyemediği için bile D-Smart alamayan insanlar, Milan-Manchester United maçını izleyemedi diye mi bayiilere koşturacak!? Nedir yani bu tercihin amacı, cidden merak ediyorum. Maçı izleyebilen şanslı azınlıkta yer alıyorum ama bu D-Smart’ın yaptığı ayıbı görmemi engellemiyor.
Şampiyonlar Ligi özellikle eski dostların karşı karşıya geldiği müthiş eşleşmelere sahne oluyor. Gruplardaki en dikkat çekici eşleşme İspanyol ve İtalyan takımlarını karşı karşıya getiren eşleşmeydi. Barcelona İnter ile, Real Madrid ise Milan ile karşılaştı. İspanya-İtalya mücadelesinin haricinde yılın flaş transferlerinin gerçekleştiği takımların arasındaki bir mücadeleydi aynı zamanda. Gözler büyük oranla Eto’o-İbrahimoviç takasından sonraki Barça-İnter mücadelesi, Kaka transferinden sonraki Real Madrid-Milan mücadelesi üzerindeydi. Hakikaten de önemli ve güzel maçlar izledik. İkinci tur mücadelelerinde meydana gelen eski dost buluşması ise Milan, Manchester United eşleşmesinde gerçekleşiyor. Manu’nun 7 numaralı efsane ismi David Beckham, Milan formasıyla eski takımına karşı mücadele ediyor. Elbet Old Trafford‘daki atmosfer çok daha farklı olacak onun için. Ama dün akşamki maçta da çoğu kez sezdiğim gibi duygusallığı üzerindeydi. Maçtan önce yaptığı açıklama ise, profesyonellik kavramının çok yanlış yerlere çekildiği günümüzde, çok hoşuma giden sözler içeriyordu. “Eğer Leonardo beni Manchester’a karşı oynatırsa ve de gol atarsam, pek sevineceğimi zannetmiyorum.” Mükemmel! Ve eğer sevinmezse sevilir… Hem formasını giydiğin takıma ihanet etmiyorsun golünü atarak hem de duygusal olarak bağlı olduğun takıma, sevinmeyerek. Bundan güzel bir davranış mı olur? Öyle bir durumda kalmak hakikaten zor olsa gerek. Ama o anı bu şekilde yaşamak en güzeli…
Sezon başında yerden yere vurulan bir takımdı Milan, ki ben de yerden yere vuranlardan biriydim ve kesinlikle hakediyorlardı, ama yaşadıkları şok mağlubiyetlerden sonra kendilerine gelmeye başladılar. Özellikle Ronaldinho‘nun artan performansıyla olmaları gereken düzeye ulaştılar, her ne kadar tam anlamıyla var olan bir başarıdan bahsetmek için erken olsa da. Ve işte o Milan, Manu karşısında üstün bir futbol oynadığı maça golle başlamayı başardı. Takım olarak oynanan oyunu iyi veya kötü değerlendirmek mümkün her iki takım açısından da. Ama maçın çok önüne geçen bir isim vardı sahada, aynı zamanda gol perdesini de açan bir isim; Ronaldinho. Barcelona günlerini hatırlatan bir performans gösterdi ki izlemesi hakikaten muhteşemdi. Ronaldinho gibi bir ismin tekrardan sahneye çıkmasını görmek gibisi yok. Attığı gol, yaptığı hareketler, müthiş çalımlar, harika paslar. Futbolun tüm güzelliğinin bir araya geldiği bir isim. Ona uyum sağlayabilen bir Milan olsaydı eğer sahada, tabelada çok farklı bir sonuç olurdu.
Milan golden sonra da ataklarına devam etti. Ancak bir türlü ikinci gole ulaşamadı. Tam bu kaçan golleri ikinci maçta çok ararlar diye düşünüyordum ki daha bu maçtan aradılar bile. Hiç beklenmeyen bir anda yedikleri golle turu zora soktular. Scholes‘un ıskaladığı top ters ayağına çarparak ağlarla buluşunca, Manu deplasmanda attığı bu golün avantajını elde etmiş oldu. Hani son maçlarda hem Galatasaray için hem de Fenerbahçe için söylemiştim ya bu konuyu, bu kez oyun Milan tarafından sahnelendi işte. Oyunda üstün olan ve inanılmaz pozisyonlar kaçıran İtalyanlar, hiç olmadık bir anda kalelerinde golü gördü. Gol averajından sonra deplasmanda atılan gole bakılması aslında pek hoşuma giden bir futbol kuralı değil. Ama çift maçlı eleminasyon sisteminin en önemli futbol kuralı. Bu kuralı iyi bilen Manu, ikinci yarıya avantajı elde etmiş bir halde tüm sakinliğiyle başladı. Gol bulması gereken Milan ise maç boyu yakaladığı pozisyonlara devam etti. Ama futbol böyle bir oyun işte, yapacak bir şey yok. Az ve öz gelen Manu atakları, özellikle Valencia‘nın oyuna girişiyle etkinlik kazandı. Kısa sürede yakalanan iki pozisyon ve Rooney‘in iki şık golüyle 3-1 gibi inanılmaz bir skor yakalandı. Sadece ben değil, biz değil, Manuluların bile şaşırdığı bir skor olsa gerek, oynanan oyun ile tamamen zıt olması dolayısıyla. Yine Ronaldinho‘nun müthiş pası ile gelen Seedorf golü ve Carrick‘in kırmızı kartı teselliden öteye gidemez. Son dakikalarda gelen ataklar ise bizi tekrar yazının ilk cümlesine götürüyor. Aynı atakları Manu bulsaydı, skor 5-2 olurdu, ötesi yok. Manu çok büyük bir avantaj elde ederek, üst tur biletinin ucundan yakalamış vaziyette…
Gecenin diğer maçı ise Lyon ile Real Madrid arasındaydı. Şampiyonlar Ligi’nin artık bir klasik haline gelen eşleşmesi oldu kesinlikle. Daha önce 2-0′lık ve 3-0′lık galibiyetlerle Real Madrid’i geçen O.Lyon‘un, bu kez 1-0′lık galibiyetini izleme şansı bulamadım tabii. Ama eminim güzel bir maç olmuştur, en azından Fransa’da oynanan önceki maçları referans kabul ederek öyle tahmin ediyorum. Başta Marca olmak üzere basın yerden yere vurmuş Real Madrid‘i ve turun zora girdiğinden bahsedilmiş. Ama sonunun Bernabeu’ya uzanacağı bu yolda Lyon engelini geçeceğini düşünüyorum Real’in. Rövanşta yenilecek bir golün tüm hesapları alt üst etme olasılığı da var tabii ama tahminim bu gol averajını aşacakları yönünde. İzleyenlere göre C.Ronaldo‘nun iyi ama başta Kaka‘nın vasat performansı olmak üzere takım olarak etkili olamadıklarının yanısıra Marcelo ile Xabi Alonso‘nun sarı kart cezalı olmalarını işin olumsuz tarafı olarak not düşebiliriz. Özetlerden izlediğim kadarıyla ise Lyon‘un sayısız gol fırsatı bulduğundan, Jean Makoun‘un çok güzel bir gol attığından, C.Ronaldo‘nun spektaküler hareketlerinin şıklığından ve Real‘in son dakikalarda bulduğu cılız ataklardan bahsedebilirim. Formaların -nedenini bilemediğim bir şekilde- reklamsız olması çok hoştu. Benzema ise Real Madrid formasıyla ilk kez eski takımının karşısına çıktı…
Tarih: 8 Aralık 2004 Yer: Şükrü Saraçoğlu Stadyumu / İstanbul
Fransa’dan Lyon, İngiltere’den Manchester United ve Çek Cumhuriyeti’nden Sparta Prag‘la birlikte Şampiyonlar Ligi D grubunda yer alan Fenerbahçe, oynadığı 5 maç sonucu aldığı 6 puanla grup 3. lüğünü garantilemişti. Gruptan çıkacak ilk 2 takım, yoluna Uefa Kupası’ndan devam edecek takım ve sonuncu olarak elenecek takım, hepsi belli olmuştu son maçlar öncesinde. Sadece grup liderinin kim olacağı sorusu kalmıştı geriye. 11 puanlı Manchester mı, 10 puanlı Lyon mu lider olarak gidecekti bir üst tura? Tüm bu çekişmeden ilgisiz Fenerbahçe içinse son Manchester maçı, bir formalite maçından ziyade bir prestij maçı, İngiltere’deki hezimetin telafisi için bulunmaz bir fırsattı.
Rooney, Scholes, Keane, Giggs, Ferdinand, Smith, Carroll, Heinze, Silvestre ve Gary Neville gibi isimleri İstanbul’a getirmeyen Sir Alex Ferguson, en tecrübelileri Cristiano Ronaldo olan -ki o da henüz patlamama yapmamıştı- bir kadroyla çıkarak risk alıyor ve bir bakıma Fenerbahçe‘nin işini kolaylaştırıyordu. Yine de adından ve büyüklüğünden birşey kaybetmeyen Manchester United‘a karşı alınacak zaferin büyüklüğünün farkında olan taraftar ise bir tarihe tanıklık etmek ümidiyle yine tribündeki yerini alıyordu.
İşte Manchester’ı liderlikten edecek, Tuncay’ın Old Trafford’daki sus işaretinin daha anlamlandıracak ve Ümit Özat’ın Cristiano Ronaldo‘ya attığı çalımla hafızalarımıza kazınacak o maç; Ersin Düzen’in anlatımıyla…
Son 4 lig maçını kaybeden Liverpool son olarak hafta içi kendi sahasında Lyon’a 1-0′dan 2-1′le boyun eğmişti. Tüm bu olumsuz hava ve Rafa Benitez‘e olan ağır eleştiriler altında Anfield’da Manchester United‘ı konuk eden Liverpool, sakatlıktan yeni dönen Fernando Torres ve 80′de onun yerine giren N’Gog‘un golleriyle Kırmızı Şeytanlar‘ı 2-0 mağlup etti. Mascherano ve Vidic‘in son dakikada kırmızı kart gördüğü maçta, ManU tribünlerinin geçen haftaki Sunderland maçına yaptıkları balonlu gönderme ise görülmeye değerdi.