Tarih: 31 Ağustos 2006 Yer: Saitama Süper Arena / Saitama
Yine bir Milli Takım maçı, yine Japonya. Bu sefer milli heyecan potadaydı. Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur gibi iki önemli NBA yıldızından yoksun bir şekilde Japonya’ya giden Milli Takımımız, 2002 Indianapolis’ten sonra tarihinde 2. kez bir Dünya Şampiyonası’na katılıyordu. Yunanistan, Litvanya, Avusturalya, Brezilya ve Katar ile beraber C grubunda bulunan 12 Dev Adam, ilk maçında Yunanistan’a kaybetse de ondan sonraki bütün maçlarını kazanarak grubu 2. sırada bitirmeyi başarmıştı. Son 16′da D grubu 3.sü Slovenya’yla karşılaşan Türkiye, bu engeli de 90-84′lük skorla aşarak 2002′deki sıralamasını geliştirmeyi garantilemişti. Çeyrek finaldeki rakip ise A grubunun nâmağlup lideri ve şampiyonanın favorilerinden Arjantin’di. Güçlü rakibi karşısında direnemeyen Ay-Yıldızlılar, çeyrek finalde elenerek 5-8 sıralama maçlarına kalıyordu. Bu seferki rakip ise tanıdıktı. Grubu Millilerimiz’in arkasında 3. bitiren Litvanya, İtalya’yı eleyerek bir kez daha karşımıza çıkıyordu.
Saitama Süper Arena‘daki Litvanya taraftarları arasında adeta bir deplasman maçı oynayan 12 Dev Adam, ilk çeyrekteki iyi oyununu ikinci çeyreğe yansıtamayınca devreyi 27-23 geride bırakıyordu. İbrahim Kutluay‘ın sakatlığı nedeniyle hiç oynayamadığı maçta, 3. çeyrek de Millilerimiz için iyi gitmiyor ve fark 8 sayıyı buluyordu. Ancak 12 Dev Adam’ın son çeyrekte pes etmeye hiç niyeti yoktu. Ender Arslan’ın başrolde olduğu mucizevi son saniyelere sahne olan maçın bundan sonraki bölümünü Murat Kosova-Kaan Kural ikilisine ve eşssiz anlatıma bırakalım…
Lucas Neill ve Jô’dan sonra Galatasaray, Giovani Dos Santos transferini de basından gizlemeden sonuçlandırmayı başardı. Sezon başından alışık olduğumuz o ters köşeler ve gece yarısı açıklamaları olmadı bu sefer. Dün Giovani transferiyle tıklanma rekoru kıran Galatasaray resmi sitesi aslında bu ilgiyi biraz da takımdan gidecek oyuncunun belirsizliğine borçluydu. Herkesin korktuğu olay gerçekleşmedi ve Harry Kewell takımda kaldı, en azından sezon sonuna kadar. Dos Santos transferinin kurbanı ise zaten sezon sonunda sözleşmesi bitecek olan Shabani Nonda oldu. Baros’un 2 ay olmayacağı dönemde Galatasaray’ın Avrupa Ligi‘nde oynayabilecek tek forveti Nonda’nın gidişi de takımdaki durumu gibi sorunsuz oldu. Yedek kalmayı dert etmeyen, çalıştığı tüm teknik direktörler ve oyuncularla uyum içinde geçinen Nonda, ayrılırken de zorluk çıkarmadı. Sezon sonuna kadar olan ücreti ödenecek olan Kongolu oyuncunun bonservisi tek taraflı olarak feshedildi. Nonda’nın gidişi Avrupa için bir sorun olur mu, pek emin değilim. Çünkü zaten Nonda, bir Baros gibi forvet tanımına tam uyan bir oyuncu değildi. Buradan Nonda forvet değildi anlamı çıkarılmasın sakın. Daha çok ilerde arkası dönük top saklayabilen ve geriden gelecek destekle daha etkili olan bir oyuncuydu Nonda. Topu saklaması, pas alış verişi vs. yönleriyle aslında Galatasaray’a zenginlik ve çeşitlilikte katıyordu ama özellikle son vuruşlardaki bitiriciliği yakın zamanda hayli zayıflamıştı. Aslında buna rağmen bu sezon 22 maçta oynayıp 16 gol atmış. Ancak ne varki kaçırdıkları daha çok göze batıyor. İlerleyen yaşı da düşünülünce zaten muhtemelen sezon sonu da yeni kontrat yapılmayacaktı. Gio’nun gelişi sadece bu süreci hızlandırdı.
Özellikle mâlum tezahüratıyla ve Fenerbahçe’ye attığı golle taraftarın büyük sevgisini kazanan Nonda’nın bir kalemde silinmesi hatta bu ayrılığa fazlasıyla sevinenlerin olmasının nedeni ise tabi ki Harry Kewell’ın takımda kalmış olmasıydı. Bugün Haldun Üstünel’in de söylemiş olduğu gibi “4-6 haftalık bir sakatlık geçireceği için bir oyuncunun sözleşmesini fesh etmek Galatasaray’a yakışmazdı”, hele ki bu adam Kewell’sa kısmını da ben ekleyim. Üstünel aynı zamanda Kewell’ı göndermek gibi bir durumun hiçbir zaman gündeme gelmediğini ve en kısa sürede iyileşip takıma katılmasını istediklerini söyleyerek taraftarın gönlüne su serpti. Ancak röportaj sırasında kullandığı “Kewell’ın gidişi de gelişi gibi görkemli olmalı” sözü beni düşündürdü. Kewell? Gitmek? Aynı cümlede pek hoş durmadı sanki. Ben onun için birkez daha buradan Haldun Üstünel’e 3 dakikayı hatırlatıyım…
Dünkü bekleyiş sürecinin sonunda bir giden, bir kalan ve bir de yeni gelen isim vardı. Bir dönem Barcelona taraftarının gözünde “Yeni Ronaldinho” olan bu ufaklık (1989 doğumlu), İngiltere’nin sert futbolunda da biraz ufak kalmış. Rijkaard’ın adını duyan babasından da onayı alan Brezilyalı görünümlü ama aslen Meksikalı olan Gio, satış opsiyonuyla birlikte Galatasaray’a gelmeyi kabul etmiş. Böylelikle daha öncede birçok ayrılmış ismi tekrar birleştirerek bu yönüyle Sinan Çetin’le Film Gibi programını andıran Galatasaray, bu transferle de Gio-Rijkaard ikilisini biraraya getirmiş oldu. Şaka bir yana aslında Galatasaray bu ara transfer döneminde sezon başındaki doğru hamlelerinin ekmeğini yedi biraz. 13 yıl Premier Lig tecrübesi olan Neill gibi tecrübeli bir ismi, Jô ve Dos Santos gibi gelecek vaad eden 2 önemli genci İngiltere’den koparıp, Türkiye’ye getirmek kolay iş değil. Neill transferinde Neeskens, Jô ve Giovani transferlerinde ise Rijkaard’ın sırf isim olarak bile ne kadar önemli olduğu bir kez daha görmüş olduk. Bunlara ek 4. bir isim daha var elbette ama o sona kalsın.
İleriye dönük kanat oyuncusu olarak görev yapan Gio’nun, Barcelona yıllarındaki performansına göre konuşursak kendisini biraz Keita’ya benzetebiliriz. Onun daha genci ve daha büyük beklenti yaratanı. Ancak ne var ki o beklentiler EPL’de tutmamış bir türlü. Aslında performansı kötü değil ama beklentiler o dönemin Ronaldinho’su standartında olunca sonuç hayalkırıklığı olmuş. Kewell ve Baros kadar olmasa da o da kariyerinin düşüş döneminde geliyor Galatasaray’a. Amaç en az onlar kadar yükselmek, yaşını ve Türk futbolunu da düşünce çok uzak bir amaç da değil. Tam hedeflerine uygun bir seçim Galatasaray. Şu 6 aylık süreçte yakalayacığı çıkış ve devamında kullanılacak opsiyon maddesiyle Rijkaard’la birlikte kendisini bir kez daha Avrupa’ya kanıtlayabilir.
Transferleri büyük ölçüde tamamlayan Galatasaray, Avrupa’da oynayabilecek bir forvet oyuncusu transfer etmezse -ki eğer bir transfer olursa da ben forvet değil, Ali Turan’ı bekliyorum- diziliş olarak 4-6-0 oynayacak gibi görünüyor. Daha önce söylediğim gibi aslında Nonda’yla da buna benzer oynuyordu Galatasaray ama bu sefer o forvet mevkii tam sıfır olacak. Osman Tanburacı‘nın uzun yıllardır bahsettiği bu sistem aslında insanı önce bir heyecanlandırıyor ancak eldeki isimlere bakınca umutsuzluğa kapılıyorsunuz. Burada forvetsiz oynamanın değeri koşan, mücadeleci, yetenekli ve en önemlisi oyunun 2 tarafını da oynayabilen ortasahalar olduğu zaman ortaya çıkar. Bu noktada Galatasaray koşup, mücadele edecek Mustafa Sarp, Ayhan, Barış ve Mehmet Topal gibi isimlere sahip. Maçın önemine göre bu dörtlüden 2 veya 3′ünü seçmek gerekir. Yetenekli olaraksa elde Arda, Elano, Keita ve şimdi bir de Dos Santos var. Yedek olarak da Emre Çolak ve Aydın’da cabası. Kağıt üstünde yada bilgisayar oyununda hayli cezbedici isimler ancak bunlarda kaç tanesi oyunun hem savunma hem hücum alanında etkili olabilir? Maalesef bu isimlerin tamamına yakını tek taraflı oynuyor. Zaman zaman çok iyi maçlar çıkarmalarına rağmen ben hiçbirini bu kategoriye dahil edemiyorum. Galatasaray’ın takviye gerekli en önemli bölgesi ortasaha iken biri sağlık ekibinin çok büyük hatasından kaynaklanan Baros ve Kewell’ın sakatlıkları tüm işleri karıştırdı. Ortasaha transferi de sezon sonuna kaldı. Benim çıkarımlarım ise yönetim bu sene lig şampiyonluğunu kazanıp, önümüzdeki yıl için Şampiyonlar Ligi’nin motivesi ve gelirini önemsediği yönünde. Bunlara ek olarak artacak yayın gelirleriyle de daha büyük bütçeyle, daha iyi bir oyuncuyu almayı düşünüyor. Zaten ara transfer dönemindeki zorluk ve oyuncunun çekeceği uyum sorunu da düşünülünce bu politika gayet mantıklı geliyor.
Son olarak tüm bunlara rağmen bu dönemde yapılan yıldız transferler biraz da Mart’taki seçime yönelik. Üstteki düşüncelerin gerçekleşmesi için Adnan Polat yönetiminin devam etmesi gerekiyor. İşte bu aşamada da devreye Adnan Polat’ın prensi diye nitelendirebileceğimiz Haldun Üstünel giriyor. Aralık ayından beri yurtdışında olan Haldun Üstünel, daha dün dönebildi yurda. 1.5 aylık gurbet döneminde Ada’dan 3 imza getirdi. Bu transferleri tek başına ne Galatasaray’ın ne de Rijkaard ve Neeskens’in adlarıyla açıklayamayız. Bunlara ek olarak Haldun Üstünel ve Murat Yalçındağ’ı eklediğimizde bir bütün oluyorlar, ortada bir ekip işi var. Hatta Neill transferini düşününce ona önbilgi veren ve Galatasaray’ı öneren Kewell’ı, yine Jô transferinden Elano’yu da bu ekibe dahil edebiliriz. Kendisi adının çok ön plana çıkmasından rahatsız ancak “Eee Elano’yu kim getirdi ?, ya da Jô’yu ?, ya da Rijkaard-Neeskens ikilisini ?” diye düşününce her yol ona çıkıyor. Eskiden medyada çıkan sallamasyon, abartılı isimlere “Yok daha neler” tepkisi veren realist taraftar bile şimdi “Ulan, acaba?” diye düşünüyorsa kendisi tüm bu övgüleri hakediyordur. Transferleri nasıl gerçekleştirdiği, nasıl ikna ettiği bölümlerine takılmayan taraftar, artık sadece ona inanıyor. Hatta iyice doygunluğa ulaşanların, dün Gio’nun İstanbul’a gelişinde “Haldun Üstünel Yeteeer” diye tezahüratlarına şahitlik ettik. Şimdi resmi sitedeki giriş resmine bir bakın, sonra da Murat Kosova‘nın “Football Manager 2009 oyununda Galatasaray’ı alsanız bu transferleri yapamazsınız” sözünü hatırlayın. O zaman yazıyı da Haldun Üstünel’in sözüyle bağlayıp, noktayı koyalım; “Bu büyük isimlerin Galatasaray’a gelmesi önemli değil. Bizim en büyük temennimiz, bu çalışmalarımızın bize başarı olarak geri dönmesi. Bizim için en önemli şey, takımımıza yeni katılan arkadaşlarımızın ortaya koyacağı performanstır.”
Bugün Radyospor’daki Asist programında kendi açıkladı Murat Murathanoğlu. Ntv ile anlaşmaya varmış. Polonya’ya gitmek için vize işlerini halletmeye çalışıyorlarmış. Bu turnuvada Murat Kosova‘dan yoksun olmamızın nedeni ise kızı Maya‘ya kardeş gelmesiymiş. Şebnem-Murat Kosova çiftini şimdiden kutluyor, yoldakine de sağlıklı bir yaşam diliyorum…
Fa Community Shield, bir başka deyişle İngiltere Süper Kupası Final’inde geçen senenin Premier Lig şampiyonu Manchester United‘ı normal süresi 2-2 biten maçta penaltılarla 4-1 yenen son Fa Cup şampiyonu Chelsea , CarloAncelotti ile ilk kupasını kazandı.
Süper kupa finalinde, süper bir maç izledik. Maça hızlı başlayan Manchester, Chelsea’nin aksayan sağ kanadını dağıttı. Yine aynı kanattan gelişen bir atakta Nani‘nin harika şutu Kırmızı Şeytanları finalde öne geçirdi. Ardından da iki net gol şansı yakaladı United. Ama Petr Cech iyi günündeydi. Müthiş kurtarışlar yaptı. Eksiklerine rağmen oyunu sürekli domine edecekmiş görüntüsü veren Manchester, ilk 20 dakikadan sonra oyundan düştü. Orta alanda hakimiyeti ele alan Chelsea ise sol kanattan etkili olmaya çalıştı. Anelka yine oyunun tamamında olmasa da ilk yarının sonlarına doğru takımının en etkili oyuncusuydu. Yine ayağının dışıyla kontrol ettiği topları, ince bilek hareketleriyle rakibin üstüne sürerek kaleye yöneldi, tehlikeli pozisyonlar hazırladı. Drogba ve Malouda’nın da çabasına rağmen Chelsea soyunma odasına mağlup gitti.
İkinci yarıya ise Bosingwa değişikliğiyle başlayan Chelsea, Lampard’ın da oyuna ağırlığını koymasıyla daha agresif başladı. Malouda’nın ortasında kaleci Foster, Evra ile çarpışınca Carvalho boş pozisyonda uçan kafayla skoru dengeledi. Ardından daha organize, keyif veren hucümlar izledik. Manu’da yavaş yavaş toparlamaya başladı. Bu arada Ancelotti, Ballack-Mikel değişikliğine gitti. Böylece Essien geriye kaydırıldı. Ballack ise orta sahanın direncini artırdı. Hatta soldan bindirme yapan Evra’nın karşısına öyle bir dikildi ki Evra tokat yemiş gibi yere yıkıldı. Top Rooney’de kalınca avantaj kuralı işledi. Ancak kısa sürede Rooney de top kaybı yapınca Chelsea bir anda hızlı çıktı. Rakibi üçe iki yakalayan Drogba, driblinglerle içeriye sokulurken boşta olan Lampard’a çıkardı. Gelişine çok düzgün vuran Lampard‘ın şutunda Foster’ın müdahalesine rağmen top ağlara gitti. Golün ardında epey itiraz oldu ama ben hakemin haklı olduğunu düşünüyorum. Zaten Evra’da kısa süre sonra ayağa kalktı. Yerden kalkamayacak kadar birşeyi de yoktu.
Devreyi galip kapatmışken geriye düşen Ferguson, 4 oyuncu değişikliğini birden yaptı. Süper kupa maçında beşe kadar yolu varmış galiba. Neyse böylelikle Owen‘ı da 7 numarayla sahada görmüş olduk. Tecrübeli Gigs’in de oyuna dahil olmasıyla son 15 dakikada Manchester beraberlik için yüklendi. Ama Chelsea çok iyi kapandı. Maçın sonlarına kadar net bir fırsat vermedi rakibine. Maçın son saniyelerinde tribünler şampiyonluğu kutlarken orta alanda topla buluşan Gigs’in nefis pasında Rooney tüm hesapları bozdu. Cech’ın solundan topu ağlara gönderen Rooney, böylece maçın da penaltılara gitmesine neden oldu. İki solak, Gigs ve Evra’nın penaltılarını çıkaran Petr Cech, arkadaşlarının dörtte dört atmasıyla kupayı Chelsea‘ye getiren isim oldu.
Gözüme Takılanlar
Murat Kosova‘nın anlatımıyla Premier Lig izlemek. Belki bu Premier Lig maçı değildi ama ikinci yarıdaki tempolu oyun ve son dakika golü sonrası Kosova’dan “İşte Community Shield bu…” repliği bekledim..
Alex Ferguson’un penaltı arasında hakeme gidip, ikinci gol için itiraz etmesi. Demek Ferguson bile, fırsat bulunca Yılmaz Vural gibi hakeme yapışabiliyormuş.
Evra’nın hatası ve agresif hareketleri. Bir ara kendisini Sabri‘ye benzetttim. İkisi de kanat oyuncusu, ikisi de maximum hata yapma kapasitesine sahip, ikisi de agresif.
Twitter henüz ülkemizde bir Facebook veya Myspace kadar yaygın olmasa da Amerika’da yeni bir çılgınlık yaratmış durumda. Ben de The Tonight Show with Conan O’Brien programındaki etkileyici reklamlardan ötürü bulaşmıştım bu siteye. Anlık durumunuzla ilgili iletiler paylaşabildiğiniz sitede ortam gayet hoş. Twitter’da birçok ünlü ismin gerçek profiline ulaşabiliyorsunuz. Ben de bugün sitede gezerken Murat Kosova‘nın hesabına rastladım. Yukarıda görmüş olduğunuz resim de oradan. Muhtemelen 2007 Nba Finalleri ardından çekilmiş. Bu resimle birlikte Kosova’nın San Antonio Spurs maçlarında neden daha heyecanlı olduğu da anlaşıldı sanırım. Kendine Duncan’ın 21′ini alan Murat Kosava, aynı zamanda meslektaşı da olan eşi Şebnem Kosova’ya ise Parker’ın 9 numarasını giydirmiş. Bu ikilinin ortasına da o sarı kupa çok yakışmış…
Yeni Raptor Hido bugün Nba Stüdyo‘daydı. Daha doğrusu Hidayet’i konuk etmek için bugün bir Nba Stüdyo programı yapıldı. Hidayet endeksli programda Kaan Kural ve geçen yaz dönemindeki gibi bıraktığı sakallarıyla Murat Kosova, Toronto transferi ve Milli Takım hakkında konuştular. Hidayet, Toronto tercihinin ne para ne de şehirle ilgili olduğunu söyledi. Tercihindeki ana etkenin Toronto’nun oyun stili olduğunu belirten Bay Dördüncü Çeyrek, takıma iyi takviyeler olursa en azından bir Playoff yapacakları iddiasında da bulundu. Yalnız hâla ben bu transferdeki en büyük etkenin All Star olma hayali olduğunu düşünüyorum.
Kızı Ela‘nın ayın 26’sında doğmasından ötürü 26 numarayı seçen Hido, yeni takımında ve milli takımda tecrübesiyle gençlere örnek olmak, onlara yol göstermek istediğini söyledi. Kendine güveni fazlasıyla artmış olarak gördüğüm Hidayet, Milli takımla da başarılı olacağına inandığını belirtti. Avrupa Şampiyonası’nda bizim de ona çok ihtiyacımız olacak. Umarım 2009 Polonya‘da da en az Nba Finalleri‘nde Lakers‘a karşı gösterdiği performans kadar iyi bir oyun sergiler Kaptan.
Son olarak bir de Murat Kosova‘nın sakallarına değinmeliyiz. Kötü benzetmeler yapmak istemiyorum ama sana sakal yakışmıyor be Kosova. Belki de seni hep o temiz yüzünle gördüğümüz için öyle geliyor. Ama yine de geçen seneki Efes Pilsen World Cup 7 Konya‘dan kalma bu resmi koymadan geçemeyeceğim: “Murat Kosova Sakalını Kes”