Biliyorsunuz Şampiyonlar Ligi‘nde eşleşmeler ikişer haftaya bölünmüş vaziyette. Bir hafta dört eşleşme, ertesi hafta diğer dört eşleşme. Tahminim olsa da tam nedenini bilemiyorum bu durumun. Ama biz futbolseverler için müthiş bir uygulama olduğunu söylemek gerek. Bunu dün akşam bir kez daha anladım. Hani Manu-Milan, Real-Lyon maçlarını dönüşümlü izlerken dahi zorlandım, muhakkak kaçırdıklarım oldu. Ama maç sayısı dört iken çok daha fazlasını sadece özetlerde görebildiğimizi, turun hemen hemen yarısını kaçırdığımızı hatırlayınca, şükrediyorum tabii. Nitekim biraz Manchester‘da, biraz Madrid‘de geçen, Manu’nun zaferinden ziyade Real’in elenmesinin konuşulduğu güzel bir Şampiyonlar Ligi gecesi oldu.
Milan’ın üst tur biletini alması tam anlamıyla mucize olurdu. Manu deplasmanda aldığı 3-2′lik galibiyetle bileti cebine götürmek üzereydi zaten. O biletin ordan dönmesi zordu. Milan‘ın en az 3 gol atarsa tek farklı, yoksa daha farklı bir skora ihtiyacı vardı. Nitekim bu mucize gerçekleşmedi, aksine hezimete uğrandı. Real ise Lyon deplasmanında aldığı en pis skorun rövanşına çıktı. 1-0‘ı ne olursa olsun en az iki farklı galibiyetle aşabilirdi. Ama tek farkı bile yakalayamadı, evindeki finale ulaşamadı. İlk gün Fiorentina‘nın galibiyetini istediğim gibi dün de Real‘in galibiyetini tercih ederdim açıkcası. Bernabeu‘da Barça-Real finali pek güzel bir hayaldi çünkü. Onun dışında bu isteklerin taraftarlık boyutuna ulaşmadığını da eklemek isterim. Sonra Lyon taraftarlarının gazabına uğramayalım. Sözün özü, final hayali erken suya düştü. Kaka ve C.Ronaldo transferleriyle sezona müthiş bir başlangıç yapan, hemen geçtiğimiz hafta La Liga’da liderliğe yükselen Real Madrid, evinde oynanacak finale gitme şansını tepti. Geçen sene Galatasaray’ın yapamadığını bu sezon Barça yapmaya çalışacak. Final Espanyol’un stadında olsa tam bir örnek olurdu tabii ama Barça-Real de derbidir, ezelden beri rakiptir…
Geceyi C.Ronaldo açtı, eşleşmeyi yeniden başlattı. 1-0′ın rövanşında 1-0′ı yakalayan Real Madrid, erken bulduğu golün devamını getirmek için ataklarını sürdürdü. Hemen ardından mikrofonlarımız Manchester‘daydı, Rooney‘in golü turu mucizeden öteye taşıdı. O dakikadan sonra 3 gole ihtiyacı olan Milan‘ın Old Trafford’dan çıkması, öyle kolay kolay açıklanamazdı. Yine de demoralize olup saçmalamadılar! Tecrübeyle sabit bir şekilde oyunlarına devam ettiler, hiçbir şey olmamışcasına. Tabii bir de şunu söylemek gerek, Ronaldinho “yalnızım dostlarım” şeklinde takılmasa ne ilk maç öyle biter, ne bu maç hezimet olurdu. Şu Roni de Milan’da hakikaten harcanıyor be kardeşim…
Old Trafford‘da işin keyfi kaçmıştı artık. Tek beklenti Beckham‘ın oyuna girmesiydi. İkinci yarıya golle başlayan Manu, artık maçı antrenman havasına soktu. Bir süre sonra 3. gol de geldi. Old Trafford’un yıkılması ise Beckham‘ın oyuna girişiyle oldu. Eşleşmenin en dikkat çekici, en konuşulan durumuydu haliyle. Beckham‘ı Milan formasıyla Old Trafford’da izlemek… Kendisi ve Manu taraftarı kadar olmasa da duygusaldı. Hele hele o güzel açıklamalardan sonra, hakettiği alkışı fazlasıyla alması müthiş sahneler yaşattı. Topu ayağına aldığında bazı uğultular duydum, daha çok yuhalama şeklinde. Ya farklı algıladım ya da birkaç kendini bilmez(!) saçmaladı, bilemiyorum. Ama geri kalan her şeyiyle güzeldi. Beckham‘ın jübile maçı havasında geçen son bölümde bir gol daha bulan Manu, Milan‘ı 4-0′lık hezimetle evine uğurladı…
Madrid‘de ise işler Real tarafı için hiç iyi gitmedi. Higuain‘in kaleciyi çalımlayıp direğe nişanladığı top, “geçemezseniz turu çok ararsınız bu pozisyonu ha” denen anlardan biriydi. Nitekim öyle de oldu. Turu geçmek için gereken ikinci gol bir türlü gelmedi. Lyon atamayana atarlar yaparak “deplasmanda atılan gol avantajı” ile Real‘in ipini çekti. Geri kalan dakikalarda da o gol çıkmadı, Real bırakın iki golü tek golü bile bulamadı…
Güzide yayıncı kuruluşumuz D-Smart‘ın güzide yayın politikasıyla bir Şampiyonlar Ligi gecesi daha sona erdi! Star tv’de hiçbir maçın yayınlanmaması bir rezillikti, iki maçtan yalnızca birinin Futbolsmart’tan yayınlanması ve Fiorentina-B.Münih maçını izleyememiş olmamız ayrı bir rezillikti, yayınlanan Arsenal-Porto maçında İlker Yasin-Hikmet Karaman ikilisine maruz kalmamız çok daha farklı bir rezillikti. En nihayetinde tercihimi şahane geçmesini beklediğim ki hakikaten de öyle geçen Fiorentina-B.Münih maçından yana kullanmak istememe karşın, Arsenal-Porto maçını izlemek zorunda kaldım. Güzel goller bir nevi teselli oldu ama sadece teselli…
İlk maçları 2-1 mağlubiyetle kapatan Arsenal ve Fiorentina‘nın turu geçecekleri tahmininde bulunmuştum. Ayrıca her iki takımın da hakemler tarafından mağlup edilmesi, bu tahminimi biraz da istek haline getirmişti. İki hakemden birinin yaptığı hata Arsenal‘i elemeye yetmedi, ama Ovrebo‘nun büyük hatası Fiorentina’ya pahalıya patladı. İlk maçta net bir ofsayt golüyle kaybeden Fiorentina, 4-3′lük galibiyete karşın üst tura çıkamadı. O bir gol İtalyanları eleyen gol anlamına geldi. Ovrebo İtalyanları eledi! Vicdanı rahat mı demeye bilmem gerek var mı, çünkü bu ilk vukuatı da değil!
Arsenal tam anlamıyla ezdi geçti Porto‘yu. Önce kalecileri Fabianski’nin hatası, sonrasında hakemin al da at dercesine verdiği pas ile 2-1 kaybetmişlerdi. Hem Porto‘ya hem de hakeme karşı o mağlubiyetin acısını fena halde çıkardılar. Bendtner‘in müthiş iki golüyle kısa sürede istedikleri skora fazlasıyla ulaştılar. Porto‘nun ikinci yarının başında biraz olsun gösterdiği direnci ise Nasri ve Eboue‘nin golleriyle aştılar. Samir Nasri‘nin o kadar savunma oyuncusu arasından attığı slalom golü hakikaten müthişti. Keza Arshavin‘in başlattığı ve şahane pasıyla Eboue’nin bitirdiği kontratak pozisyonu da şahaneydi. İşi artık şova dönüştüren Arsenal‘de perdeyi kapatan isim ise perdeyi açan Nicklas Bendtner oldu. 2-1′in rövanşında 5-0 gibi müthiş bir skorla çeyrek finale çıkan Arsenal, herhangi bir sürprize mahal vermedi.
Arsenal maçını izlerken Fiorentina-B.Münih maçının skoruna bakmayı da ihmal etmedim. Yalnızca skorlara bakınca ortaya çıkan durum çok ilginçti. Önce ilk yarının 1-0 bittiğini gördüm, ardından 2-1′i. Hemen kısa bir süre sonra baktığımda ise skor 3-2′ydi. İşin nasıl bu noktaya geldiği konusunda büyük merak içerisine girdim haliyle. Meğer tam da tahmin edilebileceği üzerine gelişmiş olaylar ve goller ardı ardına gelmiş. İlk yarıyı Vargas‘ın golüyle 1-0 önde tamamlamış Fiorentina. İkinci yarının 54.dakikasında Jovetic durumu 2-0 yaparken, hemen ardından Münih Van Bommel ile farkı bire indirmiş. 4 dakika sonra Jovetic ile yine farkı ikiye çıkaran Fiorentina‘ya yine cevap gecikmemiş B.Münih tarafından ve hemen bir dakika sonra Robben’in müthiş golüyle fark bire inmiş. En nihayetinde 2-1′in rövanşında alınan 3-2′lik galibiyet “deplasmanda atılan gol sayısı” kuralına kurban gitti ve İtalyanlar elendi. Tahminim ve Ovrebo’ya inat isteğim Fiorentina galibiyetinden yanaydı açıkcası. Ama o nefret ettiğim kural yine karşıma çıktı ve galibiyet yeterli olmadı. Ben sevmiyorum dedikçe daha sinir bozucu noktalarda devreye girmeye devam ediyor “deplasmanda atılan gol sayısı” kuralı. Sözün özü, Ovrebo’nun hatası çok pahalıya patladı.
Fenerbahçe takımı son haftalarda büyük bir form düşüklüğü yaşıyor. Tüm takım formsuz olunca Gökhan Gönül‘de bu oyuncuların içinde görülüyor elbette…
Kafamızda canlandırdığımız modern futbolun gerektirdiklerini yapabilen bir hücumcu bek görünümünde Gökhan Gönül. Bugün bile genel olarak baktığımızda ona ‘en iyi sağ bek’ rahatlıkla diyebiliriz. Fenerbahçe’nin puan kaybettiği haftalarda bile ‘haftanın karmasına’ girmesi ya onun mükemmel performansı sayesinde oluyor, ya da bu tip bir sağ bekin ligde olmaması veya onun tek olmasından kaynaklanıyor. Siz karar verin.
Gökhan Gönül’ün form düşüklüğünün sebebi fiziksel bir zorlanma değil esasında. Mental… Takımla beraber o da son dönemde kötü bir oyun sergiliyor izlenimi bırakıyor bizlerde. Açıkçası ufak hatalar dışında normal bir oyun onunki. Fakat biz 2007-2008 Şampiyonlar Ligi sezonunda onun insanüstü performansına, Diego Capel‘i maymun etmesine, FarFan‘ın bezip kanat değiştirdiği günlere kendimizi o kadar şartlandırdık ki, Gökhan Gönül’ün şimdi ki oyunu bize kötü gibi geliyor sanki.
Onun Fenerbahçe ve milli takımda göstereceği performansı aynı zamanda Avrupa kariyeri içinde yol gösterici olacaktır. 2007-2008 Şampiyonlar Ligi sezonundan beri gözlemcilerin yakın takibinde olan Gökhan’ın uzun veya kısa vadede Avrupa Ligleri’ne gitme olasılığı da bir haylı fazla. Ben Gökhan’ın en iyi oynayacağı ligin Bundesliga ve La Liga olacağını düşünüyorum.
Her futbolcunun dönem dönem form düşüklüğü yaşadığı aşikar. Fakat benim temennim Gökhan Gönül’ün takımla beraber yaşadığı mental düşüklüğü bir an önce üzerinden atması.
1998-1999 sezonu Şampiyonlar Ligi’nin en unutulmaz sezonlarından biriydi. Öncelikle Türkiye açısından bakarsak; Galatasaray 2.turdan katıldığı organizasyonda Grasshopper’ı eleyerek gruplara kalmıştı. O dönemde 24 takım ve 6 gruptan oluşan Şampiyonlar Ligi’nde Galatasaray; Juventus, Rosenborg ve Atletic Bilbao ile birlikte B grubunda yer alıyordu. Abdullah Öcalan’ın İtalya’da yakalanmasıyla birlikte futboldan çok siyasetin ön plana çıktığı o dönemde Galatasaray, grup liderliği için çekiştiği Juventus’la dışarda 2-2, içerde ise 1-1′lik skorlarla berabere kalmıştı. Son maçlar öncesinde Galatasaray, Rosenborg’la birlikte 8 puana sahipti ama averaj nedeniyle 2. sıradaydı. Bu noktada, o dönem şimdiki gibi 2.tur maçları olmadığını hatırlatalım. Gruplarını lider bitiren 6 takıma ilave olarak en iyi puana sahip 2 grup 2.si eklenerek direk 8 takımdan oluşan çeyrek final maçlarına geçiliyordu. Son grup maçlarında Galatasaray, Atletic Bilbao deplasmanına giderken, Rosenborg ise İtalya’da Juventus’a konuk oluyordu. Rosenborg beklenildiği gibi Delle Alpi‘de puan kaybediyordu ancak maalesef Galatasaray süpriz bir şekilde grup sonuncu Bilbao’ya 1-0 yenilerek 8 puanda kalıyordu. Bu sonuçlarla birlikte Juventus, Galatasaray ve Rosenborg 8′er puanda bitiriyordu grubu. Ancak Juventus gol averajı sayesinde grup lideri oluyor, Galatasaray ve Rosenborg ise talihsiz bir şekilde Şampiyonlar Ligi‘nden eleniyordu. Galatasaray, tarihinde ilk defa çeyrek finale çıkmaya bu kadar çok yaklaşıyor ama formattaki şanssızlık yüzünden bu başarıyı 2 sene ertelemek zorunda kalıyordu.
1998-1999 sezonu grup maçlarında en büyük heyecan ise D grubunda yaşanıyordu. Almanya’dan Bayern Münih, İngiltere’den Manchester United ve İspanya’dan Barcelona‘nın birlikte yer aldığı grup o sezonun ölüm grubuydu. Danimarka’nın Brondby ekibi ise en bahtsız kurayı çekerek grubun 4. takımı olmuştu. Finali Camp Nou‘da oynanacak organizasyonda kendi evinde kupa kaldırmak isteyen Barça, grupta Manu ve Bayern’nin gölgelsinde kalmıştı. Bayern Münih11 puanla grubu lider bitirirken, Manchester United da topladığı 10 puanla en iyi grup 2.si kategorisinden çeyrek finale çıkmayı başarıyordu. Devamında sırasıyla İtalya’dan Inter ve Juventus’u eleyen Manchester, Kaiserslautern ve Dinamo Kiev’i eleyen Bayern ile gruplardan sonra Nou Camp‘da final için bir kez daha karşılacaktı.
Grup maçlarında Almanya’da 2-2, İngiltere’de 1-1 ile yenişmeyen iki devden biri bu sefer kazacaktı. 90.245 biletli seyirci önünde, Avrupa’nın en büyüğü belli olacaktı. İşte “ne zaman ne yapacakları belli olmayan Avrupa’nın en büyük takımları” ve Kuffour’un gözyaşlarının damga vurduğu o unutulmaz maç, Sabri Ugan‘ın anlatımıyla…
Mircea Lucescu önderliğindeki Beşiktaş, kuruluşunun 100. yılında, 2002-2003 sezonunda elde ettiği lig şampiyonluğuyla 2003-2004 sezonunda Şampiyonlar Ligi’ne doğrudan katılma hakkı elde etmişti. O sene ligi 2. sırada bitiren Galatasaray ise Şampiyonlar Ligi‘ne 3. ön eleme turundan katılıyordu. Bulgaristan’ın CSKA Sofia takımını içerde dışarda 3-0′lık skorlarla eleyen Galatasaray tarihinde 10., Beşiktaş ise 3. kere Şampiyonlar Ligi’nde gruplara kalmayı başarıyordu. Böylelikle 2 Türk takımı aynı anda gruplara kalarak bir ilke imza atıyordu. Hem salı hem çarşamba günlerini anlamlandıracak böyle bir milli heyecanı zaten o yıldan sonra sadece 1 kere (2007-2008 sezonunda Fenerbahçe ve yine Beşiktaş’la) yaşayabildik.
Chelsea, Lazio ve Sparta Prag’la birlikte G grubunda yer alan Beşiktaş, grubun ilk maçında bir önceki sene Uefa Kupası çeyrek finalinde elendiği Lazio‘yu konuk etti. İç sahada alınan 2-0′lık mağlubiyetle kötü bir başlangıç yapan Kara Kartal‘ın yeni istikameti Londra’ydı. Roman Abromovich‘in Chelsea‘yi satın almasıyla, bir yıldızlar topluluğuna dönüşen güçlü rakibi karşısında Beşiktaş’ın şansı çok az görünüyordu. Hele ki Stamford Bridge‘de. Ancak Beşiktaş’ın herkese bir süprizi vardı. Tıpkı 2000′lerin başında Barcelona‘ya yaptığı gibi.
İşte Sabri Ugan‘ın anlatımıyla Stamford Bridge’de Beşiktaş’ın kanat sesleri…
Grupta oynadığı 6 maç sonrası 7 puan toplayarak kendi rekorunu kıran ve 2.sırada bulunan Beşiktaş, son maçta Sparta Prag’ın 90+’larda Marek Kincl’in attığı golle Lazio’yu 1-0 yenmesi sonucu çok yaklaştığı 2. tura dramatik bir şekilde veda etti. Yoluna Uefa’da devam eden Beşiktaş 3.tur eşleşmesinde de Valencia’ya elenerek o sezon Avrupa defterini kapattı. Geriye ise unutulmaz Chelsea zaferi kaldı.
Bu kez aynı terbiyesizliği tekrarlamayan D-Smart, Porto-Arsenal maçını Star‘da yayınladı. Ama ben maç tercihimi Bayern Münih-Fiorentina‘dan yana kullandım. Tamamen beklentiye dayalı bir tercihti tabii ama ne olursa olsun İlker Yasin‘in anlattığı bir Porto-Arsenal maçı da çekilmezdi. Genel anlamda pişman değilim bu tercihten dolayı. Peki Ovrebo pişman mı, onu kendisine sormak gerek. Zamanında Drogba haklıymış meğer. Hadi ilk yarının sonundaki hata bir sorun yaratmadı ama peki maçın sonundaki çok büyük hata ne olacak!? Bu büyük hata maçın skorunu direk olarak değiştirdi…
Beklentiden kastım ilk turun iki flaş takımının karşılaşıyor olmasıydı. Bayern Münih‘in grubunda Bordeaux fırtınası esti ve herkesi tam anlamıyla ezdi geçti. Bayern Münih de Bordeaux tarafından geçilen bir takım konumundaydı. Ama üst tur bileti için mücadeleye girdikleri Juve’yi ise geçen bir takım. İtalya’da oynanan bir nevi final maçını 4-1 kazanarak gerçekten büyük bir zafer elde ettiler ve üst tura çıkmayı başardılar. Bu sonucun ardındanJuve ise Avrupa Ligi’ne kalan takım oldu. Bayern Münih aynı zamanda ligde de fırtına gibi esmeye devam ediyor. Fiorentina ise Lyon ve Liverpool ile mücadele içindeydi. Özellikle Jovetic‘in yıldızlaştığı mükemmel maçlar oynadılar. Liverpool‘u hem İtalya’da hem İngiltere’de yenmeyi başardılar. Grubun averaj takımı konumunda olan Debreceni’ye de aynı tarifeyi uygulamak pek zor olmadı. Lyon ile ise karşılıklı 1-0′lık birer galibiyetleri var.
Müthiş bir hızla başladı Alianz Arena‘daki mücadele. Ama daha çok 60 metrede oynanan, yani orta saha mücadelesi şeklinde geçen bir oyundu. Son bölgelerde pek bir etkinlik yoktu. Bu hareketli, hızlı oyun keyifli gibi gözükse de çok sayıda yapılan pas hatası ve pozisyon bakımından yaşanan kısırlık işin olumsuz yanlarıydı.%55′e %45 topla oynama ile 1-2 korner ve 1-2 kaleye şut istatistikleri durumu gayet net özetliyor. Görüntü daha çok Fiorentina‘nın kontrataklarda etkili olabileceği yönündeydi. Bayern Münih’in ataklarından dönen toplarda eğer son hamleleri iyi yapsalardı net pozisyonlar bulabilirdi. Ama golü bulan taraf devrenin sonunda Alman ekibi oldu, Ovrebo‘nun büyük hatasına rağmen. Arjen Robben‘in düşürülmesinin birkaç saniye sonrasında Gomez topu ağlarla buluşturdu ama Ovrebo penaltı kararına hükmetti. Bir hakemin uygulaması gereken en büyük kararlardan birini es geçti, bir başka tabirle. Bayern Münih‘e penaltı çalarak ödül değil aksine ceza vermiş oldu bu karar ile. Oysa yapılması gereken penaltının yapıldığı takımın lehine bir karar vermekti. Neyseki Robben penaltıyı değerlendirmeyi başardı…
Çift maç üzerinden oynanan maçlarda deplasmanda atılan golavantajı her takımın planlarını üzerine kurduğu bir durum. İkinci yarının hemen başında golle buluşan Fiorentina da bu altın golün fırsatını değerlendirmek çabasına girdi. Daha kontrollü daha sakin bir oyun benimsediler, sonrasında görülen kırmızı kartın da etkisiyle. Gol bulması şart olan B.Münih ise ilk yarının aksine etkinlik sağlamaya başladı. Başladı ama son bölüme kadar yeterli olmadı. Ta ki Ovrebo ve yardımcı hakemi devreye girene kadar. Çok net bir ofsayt pozisyonu es geçilerek B.Münih‘in galibiyetini ilan ettiler. Elbet Fiorentina için yine de avantajlı bir skor ama ortada skora etki eden ciddi bir hata var. Rövanş için Fiorentina’yı daha şanslı görüyorum ama ola ki bu tek gol turun gitmesine neden olur, işte o zaman çok yazık olur…
Gecenin diğer maçında Porto 2-1kazandı. Hakem Hansson ve Arsenal kalecisi Fabianski‘nin maça damga vurduğu söylemleri görüntülerden izlediğim kadarıyla doğru. Önemli eksikleri bulunan Arsenal en çok Almunia’yı aramış anlaşılan. İlk Porto golünde büyük hatası var Fabianski’nin. Çok kolay kontrol etmesi gereken topu resmen içeri almış, daha nasıl anlatılır bilemiyorum. Hemen 7 dakika sonra gelen Arsenal golü ise Sol Campbell‘dan. Yıllar sonra tekrardan Arsenal’e dönmesi çok şaşırtmıştı, anlam da verememiştim. Arsenalformasını en son 2006 yılındaki Şampiyonlar Ligi finalinde Barça’ya karşı giyen Campbell, dönüşünü golle yapmış oldu. Korner pozisyonunda attığı golle tur için önemli bir avantaj getirdi. Porto‘ya galibiyeti getiren gol ise hakikaten ilginç. Fabianski, Campbell’ın pasını eliyle kontrol ediyor. Hakem topu Fabianski’den alarak Portolu futbolculara veriyor. Hemen birkaç saniye içerisinde atışı kullanan Porto golü buluyor. Fabianski‘nin büyük hatası malum. Ama hakemin topu alıp Portolulara vermesi çok daha büyük bir hata. Bir tek ağlara giden golü tamamlaması kalmış. B.Münih-Fiorentina maçı için dediğim gibi… Arsenal bu skorun rövanşını alabilecek güçte ki bana göre alırlar. Ama ya hakemin yardımıyla gelen tek gol turuPorto‘ya getirirse, ne olacak!? Futboldan çok hakemlerin skandal kararları geceye damga vurdu…
Milan geldi geldi geldi geldi kaçırdı, Manchester United geldi attı. Futbol böyle bir oyun işte, yapacak bir şey yok. Peki bu ilginç ve bir o kadar da güzel maçı kaç kişi izleme şansı buldu? Olması gerekenden çok daha az! Niyesi ise tamamen D-Smart‘ın izleyicilere karşı yaptığı saygısızlık. Avrupa Ligi’nin şifreli olarak yayınlanması konusunda D-Smart aleyhine konuşmak doğru olmaz. Elbette bu ihaleyi zorla almıyorlar. İş tamamen Galatasaray ve Fenerbahçe yönetimlerinin imzasına bakıyor. İki yönetimin buyrun yayın hakkı sizin, şifreli yayınlayabilirsiniz dediği bir ortamda D-Smart’ı eleştirmek gerçekçi olmaz. Yayın kalitesi, fiyatı vs. farklı konular tabii. Peki ya Şampiyonlar Ligi‘ni şifreli kanaldan yayınlamanın mantığı nedir!? Ne yani, Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarını izleyemediği için bile D-Smart alamayan insanlar, Milan-Manchester United maçını izleyemedi diye mi bayiilere koşturacak!? Nedir yani bu tercihin amacı, cidden merak ediyorum. Maçı izleyebilen şanslı azınlıkta yer alıyorum ama bu D-Smart’ın yaptığı ayıbı görmemi engellemiyor.
Şampiyonlar Ligi özellikle eski dostların karşı karşıya geldiği müthiş eşleşmelere sahne oluyor. Gruplardaki en dikkat çekici eşleşme İspanyol ve İtalyan takımlarını karşı karşıya getiren eşleşmeydi. Barcelona İnter ile, Real Madrid ise Milan ile karşılaştı. İspanya-İtalya mücadelesinin haricinde yılın flaş transferlerinin gerçekleştiği takımların arasındaki bir mücadeleydi aynı zamanda. Gözler büyük oranla Eto’o-İbrahimoviç takasından sonraki Barça-İnter mücadelesi, Kaka transferinden sonraki Real Madrid-Milan mücadelesi üzerindeydi. Hakikaten de önemli ve güzel maçlar izledik. İkinci tur mücadelelerinde meydana gelen eski dost buluşması ise Milan, Manchester United eşleşmesinde gerçekleşiyor. Manu’nun 7 numaralı efsane ismi David Beckham, Milan formasıyla eski takımına karşı mücadele ediyor. Elbet Old Trafford‘daki atmosfer çok daha farklı olacak onun için. Ama dün akşamki maçta da çoğu kez sezdiğim gibi duygusallığı üzerindeydi. Maçtan önce yaptığı açıklama ise, profesyonellik kavramının çok yanlış yerlere çekildiği günümüzde, çok hoşuma giden sözler içeriyordu. “Eğer Leonardo beni Manchester’a karşı oynatırsa ve de gol atarsam, pek sevineceğimi zannetmiyorum.” Mükemmel! Ve eğer sevinmezse sevilir… Hem formasını giydiğin takıma ihanet etmiyorsun golünü atarak hem de duygusal olarak bağlı olduğun takıma, sevinmeyerek. Bundan güzel bir davranış mı olur? Öyle bir durumda kalmak hakikaten zor olsa gerek. Ama o anı bu şekilde yaşamak en güzeli…
Sezon başında yerden yere vurulan bir takımdı Milan, ki ben de yerden yere vuranlardan biriydim ve kesinlikle hakediyorlardı, ama yaşadıkları şok mağlubiyetlerden sonra kendilerine gelmeye başladılar. Özellikle Ronaldinho‘nun artan performansıyla olmaları gereken düzeye ulaştılar, her ne kadar tam anlamıyla var olan bir başarıdan bahsetmek için erken olsa da. Ve işte o Milan, Manu karşısında üstün bir futbol oynadığı maça golle başlamayı başardı. Takım olarak oynanan oyunu iyi veya kötü değerlendirmek mümkün her iki takım açısından da. Ama maçın çok önüne geçen bir isim vardı sahada, aynı zamanda gol perdesini de açan bir isim; Ronaldinho. Barcelona günlerini hatırlatan bir performans gösterdi ki izlemesi hakikaten muhteşemdi. Ronaldinho gibi bir ismin tekrardan sahneye çıkmasını görmek gibisi yok. Attığı gol, yaptığı hareketler, müthiş çalımlar, harika paslar. Futbolun tüm güzelliğinin bir araya geldiği bir isim. Ona uyum sağlayabilen bir Milan olsaydı eğer sahada, tabelada çok farklı bir sonuç olurdu.
Milan golden sonra da ataklarına devam etti. Ancak bir türlü ikinci gole ulaşamadı. Tam bu kaçan golleri ikinci maçta çok ararlar diye düşünüyordum ki daha bu maçtan aradılar bile. Hiç beklenmeyen bir anda yedikleri golle turu zora soktular. Scholes‘un ıskaladığı top ters ayağına çarparak ağlarla buluşunca, Manu deplasmanda attığı bu golün avantajını elde etmiş oldu. Hani son maçlarda hem Galatasaray için hem de Fenerbahçe için söylemiştim ya bu konuyu, bu kez oyun Milan tarafından sahnelendi işte. Oyunda üstün olan ve inanılmaz pozisyonlar kaçıran İtalyanlar, hiç olmadık bir anda kalelerinde golü gördü. Gol averajından sonra deplasmanda atılan gole bakılması aslında pek hoşuma giden bir futbol kuralı değil. Ama çift maçlı eleminasyon sisteminin en önemli futbol kuralı. Bu kuralı iyi bilen Manu, ikinci yarıya avantajı elde etmiş bir halde tüm sakinliğiyle başladı. Gol bulması gereken Milan ise maç boyu yakaladığı pozisyonlara devam etti. Ama futbol böyle bir oyun işte, yapacak bir şey yok. Az ve öz gelen Manu atakları, özellikle Valencia‘nın oyuna girişiyle etkinlik kazandı. Kısa sürede yakalanan iki pozisyon ve Rooney‘in iki şık golüyle 3-1 gibi inanılmaz bir skor yakalandı. Sadece ben değil, biz değil, Manuluların bile şaşırdığı bir skor olsa gerek, oynanan oyun ile tamamen zıt olması dolayısıyla. Yine Ronaldinho‘nun müthiş pası ile gelen Seedorf golü ve Carrick‘in kırmızı kartı teselliden öteye gidemez. Son dakikalarda gelen ataklar ise bizi tekrar yazının ilk cümlesine götürüyor. Aynı atakları Manu bulsaydı, skor 5-2 olurdu, ötesi yok. Manu çok büyük bir avantaj elde ederek, üst tur biletinin ucundan yakalamış vaziyette…
Gecenin diğer maçı ise Lyon ile Real Madrid arasındaydı. Şampiyonlar Ligi’nin artık bir klasik haline gelen eşleşmesi oldu kesinlikle. Daha önce 2-0′lık ve 3-0′lık galibiyetlerle Real Madrid’i geçen O.Lyon‘un, bu kez 1-0′lık galibiyetini izleme şansı bulamadım tabii. Ama eminim güzel bir maç olmuştur, en azından Fransa’da oynanan önceki maçları referans kabul ederek öyle tahmin ediyorum. Başta Marca olmak üzere basın yerden yere vurmuş Real Madrid‘i ve turun zora girdiğinden bahsedilmiş. Ama sonunun Bernabeu’ya uzanacağı bu yolda Lyon engelini geçeceğini düşünüyorum Real’in. Rövanşta yenilecek bir golün tüm hesapları alt üst etme olasılığı da var tabii ama tahminim bu gol averajını aşacakları yönünde. İzleyenlere göre C.Ronaldo‘nun iyi ama başta Kaka‘nın vasat performansı olmak üzere takım olarak etkili olamadıklarının yanısıra Marcelo ile Xabi Alonso‘nun sarı kart cezalı olmalarını işin olumsuz tarafı olarak not düşebiliriz. Özetlerden izlediğim kadarıyla ise Lyon‘un sayısız gol fırsatı bulduğundan, Jean Makoun‘un çok güzel bir gol attığından, C.Ronaldo‘nun spektaküler hareketlerinin şıklığından ve Real‘in son dakikalarda bulduğu cılız ataklardan bahsedebilirim. Formaların -nedenini bilemediğim bir şekilde- reklamsız olması çok hoştu. Benzema ise Real Madrid formasıyla ilk kez eski takımının karşısına çıktı…