Arsene Wenger benim en beğendiğim teknik adamlardan bir tanesi. Gerek vizyonu, gerek futbola bakış açısı ve futbola armağan ettiği yıldızlarla en iyisi… Fakat Arsene Wenger’de ufak tefek hatalar yapamaz mı? Geçmişte az da olsa örnekleri mevcut.
P. Vieira ile başlangıcı yapalım…
1996 yılında Milan‘dan 3.5 milyon pounda transfer olan Vieira daha sonra Arsenal’den Juve‘ye 13.5 milyon pounda gitmişti ve Wenger böylece kulübe harika bir finansal katkı yapmıştı. Wenger’in aynı başarıyı T. Henry‘de de sergilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Juve’den alınan Henry herşeyini Arsenal’e verdikten sonra 6 milyon pound kar ile Barca‘ya satılmıştı. İyi örneklerden bir diğeri de Nicolas Anelka. Wenger 1997′de PSG’den 500.000 pounda aldığı oyuncuyu iki yıl sonra harika bir kar ile 23 milyona Real’e satmıştı… Adebayor’un Man City‘ye trasnferi de bunlara bir örnek niteliğinde…
Peki ya ters istikametler? Wenger’in ufak hatalar yaptığı transfer hamleleri de olmuştu…
Arsenal’e yaklaşık olarak 50 futbolcu transfer eden Wenger S. Wiltord’u Bordeaux‘ten 13 milyon pounda almıştı. Fakat Wiltord 2004′te kapısından çıktığı Arsenal‘e hiçbir gelir sağlamadı. Yine Francis Jeffers’ta 8 milyon pounda alınmış fakat 2.6 milyona Charlton’un yolunu tutmuştu.
Wenger’in Arsenal’e çok şey verdiği ortada. Zaten başarısız transferlerine baktığımızda sadece iki ismin adını görüyoruz. Peki gelecekte kulübe katkı sağlayacak oyuncular hangileri? Sanıyorum en güçlü aday Wermaalen…
El-Clasico yaklaşırken unutulmaz anlatımlar serisinde de Barcelona ve Real Madrid’e bir yer vermek lâzım. Ancak konumuz kendi aralarında yaptıkları unutulmaz maçlardan biri değil, daha da unutulmaz olan bir şampiyonluk hikayesi olacak. 2006/2007 sezonunda bitime 2 hafta kala puan durumu ve kalan maçlar şu şekildeydi;
1-) Real Madrid – 73 2-) Barcelona – 73
3-) Sevilla – 71
37.Hafta Maçları
Barcelona-Espanyol
Real Zaragoza-Real Madrid
38.Hafta Maçları
Real Madrid-Real Mallorca
Gimnastic-Barcelona
9 Haziran 2007 akşamı aynı saatte başlayan maçlarda Barcelona, Katalunya Başkenti Derbisi’nde Espanyol’u konuk ediyordu. Maçın ilk yarım saatlik dilimi dolarken savunmanın arasına sızan Raul Tamudo’nun golü, Rijkaard’ın Barcelona’sı önünde Espanyol’u 1-0 öne geçiriyordu. Bu gole yanıt ise Messi’den gelecekti. Maçın hakemi Julian Rodríguez Santiago’yu ve yardımcısını ülke meselesi haline getirebilecek pozisyonda, savunmadan seken topu takip eden Lionel Messi, müthiş bir ilizyonla golü atıyor ve vatandaşı Maradona’ya selamı çakıyordu. Nou Camp’ta ilk yarı 1-1 biterken, kulaklıklardaki radyolardan gelen Zaragoza’nın önde olduğu 1-0’lık devre skoru da mutlu ediyordu Katalanları.
Bu moralle 2. yarıya hızlı başlayan Barcelona, 56. dakikada yine Messi’nin attığı golle bu sefer öne geçiyordu. Zaragoza’dan gelen haberlerde iyiydi. Real Madrid önce beraberliği yakalamasına rağmen 64. dakikada tekrar mağlup duruma düşmüştü. Bu skorlar Barcelona’yı şampiyon yapıyordu. Bunun bilincindeki Barça taraftarları da şampiyonluk şarkılarıyla maçın bitimini bekliyordu. Ancak her şeye rağmen son düdük çalmadığı sürece futbolda hep bir ihtimal daha vardı. Ve o ihtimalin ilk ayağını da 89. dakikada yine Raul Tamudo’nun attığı kendisinin ve takımının 2. golü oluşturdu. Yenen son dakikada golüyle bir anda keyifleri kaçan Camp Nou sakinleri içinse, bir umutla mikrofonları Zaragoza’ya, Real Zaragoza-Real Madrid maçına çevirmenin tam sırasıydı.
Şampiyonluk için diğer kritik maçın oynandığı Zaragoza’da her şey ev sahibi ekibin istediği gibi başlamıştı. Espanyol’un öne geçtiği 30’lu dakikalarda, eş zamanlı bir şekilde Real Zaragoza da Diego Militopenatı golüyle şampiyonluğun diğer ciddi adayı Real Madrid karşısında 1-0 öne geçmişti. Bu skorla biten ilk yarının ardından 57. dakikada Nistelrooy sahneye çıkarak skora dengeyi getirmiş ama çok geçmeden 64’te Milito bir kez daha skoru, Zaragoza’nın lehine çevirmişti. Kalan 30 dakikayı Barcelona’nın 2-1 önde, kendi takımlarınınsa aynı skorla 2-1 geride olduğu büyük bir baskıyla oynadı Capello’nun Real Madrid’i. Ve dakikalar 89′u gösterirken bir mucize, aynı anda hem Barcelona’da, hem Zaragoza’da zuhur ediyordu. Ruud Van Nistelrooybitime 1 dakika 15 saniye kala tekrar skora dengeyi getiren golü atıyordu. Hemen ardından da Nou Camp’tan Espanyol’un gol haberi geliyordu. Unutulmaz bir şampiyonluk yarışına sahne olan kritik haftada ligin kaderini attıkları 2’şer golle 4 farklı isim tayin ediyordu; Real Tamuda, Lionel Messi, Diego Milito ve Ruud Van Nistelrooy. Van Nistelrooy’un son golü, 89. dakikaya kadar çoktan “Şampiyonluğa Tanrı’nın Eli” manşetlerini atmış medyaya yazdıklarını sildiriyor ve yerine “İlahi Adalet” yazdırıyordu büyük puntolarla. İşte NTV yayınından, Okay Karacan’ın eşsiz anlamıyla o unutulmaz dakikalar;
La Liga’da ikili averaj sistemi uygulandığı için, içerde 2-0 kazanıp, Nou Camp’ta Barcelona’yla 3-3 berabere kalan Real Marid, o geceki sonuçlardan sonra büyük bir avantaj elde ediyordu. Ligin son haftasında Barcelona’nın deplasmanda Gimnastic’e 5 atması fayda vermiyor ve Bernabeu’da Mallorca’yı 3-1 yenen Real Madrid, 76 yıllık La Liga’da 30. kez şampiyonluk kupasını müzesine götürüyordu.
Unutulmaz Anlatımlar Serisi‘nin diğer yazıları için tıklayınız…
Önümüzdeki yıllarda üstünde ‘Zidane‘ yazan 10 numaralı bir forma göremeyeceğiz diye düşünüyorsanız biraz bekleyin…
Zidane ve eşi Veronique’nin 4 çocuğu var ve ikisi erkek. İçlerindeki Enzo Zidane Real Madrid altyapısında oynamaya çoktan başladı bile…
Enzo Zidane adını Marsilya’nın efsane isimlerinden Uruguaylı forvet Enzo Francescoli‘den alıyor. Enzo şu an 16 yaşında…Anne ve baba Zidane oğullarını medayadan oldukça uzak tutuyorlar.
Enzo Zidane 2007′de Katalunya’nın Palamos kentinde düzenlenen bir turnuvada Real Madrid ile harikalar yarattı. Finalde ezeli rakip Barca’ya da bir gol atmıştı Enzo… Final maçında babasından izlemeye alışık olduğumuz ‘topun etrafında dönme’ haraketini yapan (Rulet) Enzo insanları büyüledi. Sanıyorum bu haraketten sonra kimse Enzo’nun ‘babasının oğlu olduğunu’ inkar edemez…
Fransızlar ve Real Madrid’liler Enzo için şimdiden sabırsızlanmaya başladılar.
Son olarak Osasuna’ya karşı harika bir frikik gol atan Enzo ‘babamdan herşeyi öğreniyorum’ diyerek adeta yeni Zidane benim diyor…
Biliyorsunuz Şampiyonlar Ligi‘nde eşleşmeler ikişer haftaya bölünmüş vaziyette. Bir hafta dört eşleşme, ertesi hafta diğer dört eşleşme. Tahminim olsa da tam nedenini bilemiyorum bu durumun. Ama biz futbolseverler için müthiş bir uygulama olduğunu söylemek gerek. Bunu dün akşam bir kez daha anladım. Hani Manu-Milan, Real-Lyon maçlarını dönüşümlü izlerken dahi zorlandım, muhakkak kaçırdıklarım oldu. Ama maç sayısı dört iken çok daha fazlasını sadece özetlerde görebildiğimizi, turun hemen hemen yarısını kaçırdığımızı hatırlayınca, şükrediyorum tabii. Nitekim biraz Manchester‘da, biraz Madrid‘de geçen, Manu’nun zaferinden ziyade Real’in elenmesinin konuşulduğu güzel bir Şampiyonlar Ligi gecesi oldu.
Milan’ın üst tur biletini alması tam anlamıyla mucize olurdu. Manu deplasmanda aldığı 3-2′lik galibiyetle bileti cebine götürmek üzereydi zaten. O biletin ordan dönmesi zordu. Milan‘ın en az 3 gol atarsa tek farklı, yoksa daha farklı bir skora ihtiyacı vardı. Nitekim bu mucize gerçekleşmedi, aksine hezimete uğrandı. Real ise Lyon deplasmanında aldığı en pis skorun rövanşına çıktı. 1-0‘ı ne olursa olsun en az iki farklı galibiyetle aşabilirdi. Ama tek farkı bile yakalayamadı, evindeki finale ulaşamadı. İlk gün Fiorentina‘nın galibiyetini istediğim gibi dün de Real‘in galibiyetini tercih ederdim açıkcası. Bernabeu‘da Barça-Real finali pek güzel bir hayaldi çünkü. Onun dışında bu isteklerin taraftarlık boyutuna ulaşmadığını da eklemek isterim. Sonra Lyon taraftarlarının gazabına uğramayalım. Sözün özü, final hayali erken suya düştü. Kaka ve C.Ronaldo transferleriyle sezona müthiş bir başlangıç yapan, hemen geçtiğimiz hafta La Liga’da liderliğe yükselen Real Madrid, evinde oynanacak finale gitme şansını tepti. Geçen sene Galatasaray’ın yapamadığını bu sezon Barça yapmaya çalışacak. Final Espanyol’un stadında olsa tam bir örnek olurdu tabii ama Barça-Real de derbidir, ezelden beri rakiptir…
Geceyi C.Ronaldo açtı, eşleşmeyi yeniden başlattı. 1-0′ın rövanşında 1-0′ı yakalayan Real Madrid, erken bulduğu golün devamını getirmek için ataklarını sürdürdü. Hemen ardından mikrofonlarımız Manchester‘daydı, Rooney‘in golü turu mucizeden öteye taşıdı. O dakikadan sonra 3 gole ihtiyacı olan Milan‘ın Old Trafford’dan çıkması, öyle kolay kolay açıklanamazdı. Yine de demoralize olup saçmalamadılar! Tecrübeyle sabit bir şekilde oyunlarına devam ettiler, hiçbir şey olmamışcasına. Tabii bir de şunu söylemek gerek, Ronaldinho “yalnızım dostlarım” şeklinde takılmasa ne ilk maç öyle biter, ne bu maç hezimet olurdu. Şu Roni de Milan’da hakikaten harcanıyor be kardeşim…
Old Trafford‘da işin keyfi kaçmıştı artık. Tek beklenti Beckham‘ın oyuna girmesiydi. İkinci yarıya golle başlayan Manu, artık maçı antrenman havasına soktu. Bir süre sonra 3. gol de geldi. Old Trafford’un yıkılması ise Beckham‘ın oyuna girişiyle oldu. Eşleşmenin en dikkat çekici, en konuşulan durumuydu haliyle. Beckham‘ı Milan formasıyla Old Trafford’da izlemek… Kendisi ve Manu taraftarı kadar olmasa da duygusaldı. Hele hele o güzel açıklamalardan sonra, hakettiği alkışı fazlasıyla alması müthiş sahneler yaşattı. Topu ayağına aldığında bazı uğultular duydum, daha çok yuhalama şeklinde. Ya farklı algıladım ya da birkaç kendini bilmez(!) saçmaladı, bilemiyorum. Ama geri kalan her şeyiyle güzeldi. Beckham‘ın jübile maçı havasında geçen son bölümde bir gol daha bulan Manu, Milan‘ı 4-0′lık hezimetle evine uğurladı…
Madrid‘de ise işler Real tarafı için hiç iyi gitmedi. Higuain‘in kaleciyi çalımlayıp direğe nişanladığı top, “geçemezseniz turu çok ararsınız bu pozisyonu ha” denen anlardan biriydi. Nitekim öyle de oldu. Turu geçmek için gereken ikinci gol bir türlü gelmedi. Lyon atamayana atarlar yaparak “deplasmanda atılan gol avantajı” ile Real‘in ipini çekti. Geri kalan dakikalarda da o gol çıkmadı, Real bırakın iki golü tek golü bile bulamadı…
Cristiano Ronaldo‘yu sahada yaptıkları ile hayranlıkla izliyoruz. Peki ya saha dışında Ronaldo nasıl biri? Cevabını kendisi veriyor…
Yemekler
Ronaldo İngiltere‘de oynarken bir türlü İngiliz yemeklerine alışamadığını söylüyor. Zaten ingiliz yemeklerini beğenmeyen ilk o değil. “Genellikle evde Portekiz yemekleri yerdik. Yemeği birçok kişi hazırlardı. Kuzenlerin Nuno ve Jose, annem, kız kardeşim. Kısaca evde kim varsa. ” Sanırım Ronaldo o dönemde kimse yokken aç kalıyordu. Şimdilerde İspanya’da aradığı lezzeti bulduğundan herkes emin.
Yardım
Ronaldo’da fakir bir çocukluk geçiren futbolculardan. 2004′te Endonezya‘da yaşanan tsunami felaketinden sonra 19 boyunca yemek yemeden direnen ve bulunduğunda üstünde 7 numaralı Portekiz forması olan küçük Matunis‘in hikayesi Ronaldo’yu çok etkilemiş. Şimdi Ronaldo bu gencin herşeyini üstlenmiş durumda.
Aşk
Ronaldo çok fazla mektup aldığını ve bunlara kuzeni Nuno’nun yardımları sayesinde cevap yazdığını söylüyor. Peki kadınlar?Gemma Atkinson ve Paris Hilton ile beraber onun ismi daha önce çok anılmıştı. ” Hayır hayır. Sanırım şuan bekar olmaktan son derece mutluyum”
Moda
Kızların taptığı bir ismin zaten modayı takip etmemsi düşünülemez. ” Modayı takip etmek güzel, eğleniyorum. Ama bilinmesi gereken şey benim bir model olmadığım…”
Milan geldi geldi geldi geldi kaçırdı, Manchester United geldi attı. Futbol böyle bir oyun işte, yapacak bir şey yok. Peki bu ilginç ve bir o kadar da güzel maçı kaç kişi izleme şansı buldu? Olması gerekenden çok daha az! Niyesi ise tamamen D-Smart‘ın izleyicilere karşı yaptığı saygısızlık. Avrupa Ligi’nin şifreli olarak yayınlanması konusunda D-Smart aleyhine konuşmak doğru olmaz. Elbette bu ihaleyi zorla almıyorlar. İş tamamen Galatasaray ve Fenerbahçe yönetimlerinin imzasına bakıyor. İki yönetimin buyrun yayın hakkı sizin, şifreli yayınlayabilirsiniz dediği bir ortamda D-Smart’ı eleştirmek gerçekçi olmaz. Yayın kalitesi, fiyatı vs. farklı konular tabii. Peki ya Şampiyonlar Ligi‘ni şifreli kanaldan yayınlamanın mantığı nedir!? Ne yani, Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarını izleyemediği için bile D-Smart alamayan insanlar, Milan-Manchester United maçını izleyemedi diye mi bayiilere koşturacak!? Nedir yani bu tercihin amacı, cidden merak ediyorum. Maçı izleyebilen şanslı azınlıkta yer alıyorum ama bu D-Smart’ın yaptığı ayıbı görmemi engellemiyor.
Şampiyonlar Ligi özellikle eski dostların karşı karşıya geldiği müthiş eşleşmelere sahne oluyor. Gruplardaki en dikkat çekici eşleşme İspanyol ve İtalyan takımlarını karşı karşıya getiren eşleşmeydi. Barcelona İnter ile, Real Madrid ise Milan ile karşılaştı. İspanya-İtalya mücadelesinin haricinde yılın flaş transferlerinin gerçekleştiği takımların arasındaki bir mücadeleydi aynı zamanda. Gözler büyük oranla Eto’o-İbrahimoviç takasından sonraki Barça-İnter mücadelesi, Kaka transferinden sonraki Real Madrid-Milan mücadelesi üzerindeydi. Hakikaten de önemli ve güzel maçlar izledik. İkinci tur mücadelelerinde meydana gelen eski dost buluşması ise Milan, Manchester United eşleşmesinde gerçekleşiyor. Manu’nun 7 numaralı efsane ismi David Beckham, Milan formasıyla eski takımına karşı mücadele ediyor. Elbet Old Trafford‘daki atmosfer çok daha farklı olacak onun için. Ama dün akşamki maçta da çoğu kez sezdiğim gibi duygusallığı üzerindeydi. Maçtan önce yaptığı açıklama ise, profesyonellik kavramının çok yanlış yerlere çekildiği günümüzde, çok hoşuma giden sözler içeriyordu. “Eğer Leonardo beni Manchester’a karşı oynatırsa ve de gol atarsam, pek sevineceğimi zannetmiyorum.” Mükemmel! Ve eğer sevinmezse sevilir… Hem formasını giydiğin takıma ihanet etmiyorsun golünü atarak hem de duygusal olarak bağlı olduğun takıma, sevinmeyerek. Bundan güzel bir davranış mı olur? Öyle bir durumda kalmak hakikaten zor olsa gerek. Ama o anı bu şekilde yaşamak en güzeli…
Sezon başında yerden yere vurulan bir takımdı Milan, ki ben de yerden yere vuranlardan biriydim ve kesinlikle hakediyorlardı, ama yaşadıkları şok mağlubiyetlerden sonra kendilerine gelmeye başladılar. Özellikle Ronaldinho‘nun artan performansıyla olmaları gereken düzeye ulaştılar, her ne kadar tam anlamıyla var olan bir başarıdan bahsetmek için erken olsa da. Ve işte o Milan, Manu karşısında üstün bir futbol oynadığı maça golle başlamayı başardı. Takım olarak oynanan oyunu iyi veya kötü değerlendirmek mümkün her iki takım açısından da. Ama maçın çok önüne geçen bir isim vardı sahada, aynı zamanda gol perdesini de açan bir isim; Ronaldinho. Barcelona günlerini hatırlatan bir performans gösterdi ki izlemesi hakikaten muhteşemdi. Ronaldinho gibi bir ismin tekrardan sahneye çıkmasını görmek gibisi yok. Attığı gol, yaptığı hareketler, müthiş çalımlar, harika paslar. Futbolun tüm güzelliğinin bir araya geldiği bir isim. Ona uyum sağlayabilen bir Milan olsaydı eğer sahada, tabelada çok farklı bir sonuç olurdu.
Milan golden sonra da ataklarına devam etti. Ancak bir türlü ikinci gole ulaşamadı. Tam bu kaçan golleri ikinci maçta çok ararlar diye düşünüyordum ki daha bu maçtan aradılar bile. Hiç beklenmeyen bir anda yedikleri golle turu zora soktular. Scholes‘un ıskaladığı top ters ayağına çarparak ağlarla buluşunca, Manu deplasmanda attığı bu golün avantajını elde etmiş oldu. Hani son maçlarda hem Galatasaray için hem de Fenerbahçe için söylemiştim ya bu konuyu, bu kez oyun Milan tarafından sahnelendi işte. Oyunda üstün olan ve inanılmaz pozisyonlar kaçıran İtalyanlar, hiç olmadık bir anda kalelerinde golü gördü. Gol averajından sonra deplasmanda atılan gole bakılması aslında pek hoşuma giden bir futbol kuralı değil. Ama çift maçlı eleminasyon sisteminin en önemli futbol kuralı. Bu kuralı iyi bilen Manu, ikinci yarıya avantajı elde etmiş bir halde tüm sakinliğiyle başladı. Gol bulması gereken Milan ise maç boyu yakaladığı pozisyonlara devam etti. Ama futbol böyle bir oyun işte, yapacak bir şey yok. Az ve öz gelen Manu atakları, özellikle Valencia‘nın oyuna girişiyle etkinlik kazandı. Kısa sürede yakalanan iki pozisyon ve Rooney‘in iki şık golüyle 3-1 gibi inanılmaz bir skor yakalandı. Sadece ben değil, biz değil, Manuluların bile şaşırdığı bir skor olsa gerek, oynanan oyun ile tamamen zıt olması dolayısıyla. Yine Ronaldinho‘nun müthiş pası ile gelen Seedorf golü ve Carrick‘in kırmızı kartı teselliden öteye gidemez. Son dakikalarda gelen ataklar ise bizi tekrar yazının ilk cümlesine götürüyor. Aynı atakları Manu bulsaydı, skor 5-2 olurdu, ötesi yok. Manu çok büyük bir avantaj elde ederek, üst tur biletinin ucundan yakalamış vaziyette…
Gecenin diğer maçı ise Lyon ile Real Madrid arasındaydı. Şampiyonlar Ligi’nin artık bir klasik haline gelen eşleşmesi oldu kesinlikle. Daha önce 2-0′lık ve 3-0′lık galibiyetlerle Real Madrid’i geçen O.Lyon‘un, bu kez 1-0′lık galibiyetini izleme şansı bulamadım tabii. Ama eminim güzel bir maç olmuştur, en azından Fransa’da oynanan önceki maçları referans kabul ederek öyle tahmin ediyorum. Başta Marca olmak üzere basın yerden yere vurmuş Real Madrid‘i ve turun zora girdiğinden bahsedilmiş. Ama sonunun Bernabeu’ya uzanacağı bu yolda Lyon engelini geçeceğini düşünüyorum Real’in. Rövanşta yenilecek bir golün tüm hesapları alt üst etme olasılığı da var tabii ama tahminim bu gol averajını aşacakları yönünde. İzleyenlere göre C.Ronaldo‘nun iyi ama başta Kaka‘nın vasat performansı olmak üzere takım olarak etkili olamadıklarının yanısıra Marcelo ile Xabi Alonso‘nun sarı kart cezalı olmalarını işin olumsuz tarafı olarak not düşebiliriz. Özetlerden izlediğim kadarıyla ise Lyon‘un sayısız gol fırsatı bulduğundan, Jean Makoun‘un çok güzel bir gol attığından, C.Ronaldo‘nun spektaküler hareketlerinin şıklığından ve Real‘in son dakikalarda bulduğu cılız ataklardan bahsedebilirim. Formaların -nedenini bilemediğim bir şekilde- reklamsız olması çok hoştu. Benzema ise Real Madrid formasıyla ilk kez eski takımının karşısına çıktı…
General Franco adeta futbola aşık bir liderdi. Real Madrid‘e de aşık bir adamdı ve bu kazanmayı çok sevdiğinin de bir göstergesiydi. Barnebeu’da Real Madrid’in her maçına giderdi ve Gento favori oyuncusuydu. Real Madrid tarihinin en güzel oyunlarından birini oynasa bile tribünde çok sakin duran bir yapısı vardı.
***
Madrid’in isminin önüne tekrar Real’i ekleyen ve armasını değiştirip kraliyet armasını getiren kişi Franco’dan başkası değildi. Real Madrid’in tüm kupaları onun çok memnun ediyordu ancak bugün Barcelona’lılar bu başarıların arkasında Franco’nun olduğunu söylemekten çekinmiyorlar. Eğer böyle birşey varsa bile orta da hiçbir kanıt olmadığı kesin…
***
Real Madrid’in kazandığı uluslararası başarılar ve aldığı kupalar sadece Franco’yu memnun etmekle kalmıyor, aynı zamanda İspanya’nın pek de iyi olmayan ekonomisini canlandırıyordu. Fakat 1960′ta ülkeye girecek olan paralar Franco’yu etkileyememişti. Rusya ile oynanacak Avrupa Şampiyonası çeyrek final maçından önce tribünlerde çekiçli oraklı bayrakların sallanacağı haberini işiten Franco çılgına dönmüş ve takımı kupadan çekmişti. İspanyol halkı haberi gazetekerden öğrendiğinde çok üzülmüşlerdi ancak Franco 1964 yılında Avrupa Şampiyonası’nın ev sahipliğini İspanya’ya aldırınca kendisini bir şekilde affettirmişti. Gelen İspanya şampiyonluğu da işin tuzu biberi olmuştu.
***
Ölümüne yakın parkinson hastası olan Franco’nun hasta yatağında tek eğlencesi yine Real Madrid’ti. 1974 yılındaki dünya kupası maçlarını seyrederken koltuğunda çok oturması nedeniyle bacağında iltihap olmuştu. Fakat hiçbirşey futbol sevgisinin önüne geçemiyordu. Diktatörlük döneminde de, hastalık döneminde de futboldan hiç vazgeçmeyen bir lider olarak akıllarda kaldı…